8 Mayıs 2026 Cuma

Yazmak Başlı başına Bir Değerdir midir?

 


Yazmak başlıbaşına bir değerdir midir?

Kendi kendime konuşurken birden “Yazmak başlıbaşına bir değerdir.” demiş oldum. Sonra sordum yine kendime: Yazmak maddi değer midir, yoksa manevi değer midir? Veya şöyle soralım milli değer midir, dini değer midir? Bir an bocaladım. Cevap veremedim kendi kendime.

Düşüne taşına şu yargıya vardım:

Dil bir değer olduğuna göre, dilin ifade vasıtalarından biri olması itibariyle yazmak niçin bir değer olmasın.

Yazmak mı yazı mı? Yazı daha genel bir konu, biz yine yazmak üzerinde duralım. Bu konuda kaç yazı yazdığımı hatırlamıyorum. Aslında bu konuda yazmak niyetim de yok, daha doğrusu yoktu. Sadece “yazmak bir değerdir” hükmünü dile getirecektim.

Yazmanın sayısız işlevleri var. Bilgi vermek, haber vermek, açıklama yapmak, duygu ve düşünce bildirmek, düşündürmek, meraklandırmak, neşelendirmek…-mek, -mek sayda say. Bunlar yazmanın artı değerleri mi oluyor?

Bir de yazı türleri var. Bunlara da artı değer mi diyeceğiz. Ya diğer biçimlerine?

Yok yok… Öyle sanat değeri, felsefe değeri, bilim değeri şu değeri bu değeri diye ele alırsak altından kalkamayız. Ya, artı değerleri olmaksızın çıplak olarak yazmak kavramını ele alacağız. Çıplaklık kavramı da bizi başka kanallara sürükler; onun için duruluk diyelim veya sadelik.

Peki, yazmak kelimeleri kâğıdın/ekranın üzerine dökmek midir? Hani fındıkları kurutmak için bir serginin üzerine yayarlar ya… Nerden de aklıma geldi?

İşte kendi kendine konuşmak böyle bir şey. Mantıklı mantıksız birçok şey geçer insanın kafasından.

Bir ek bilgi vereyim mi?

Bu son zamanlarda, bazı çok büyük yazarlar, bilinç akışı diye bir şey çıkardılar. Bir, o örnekleri okusanız. Bereket ben, cümle cümle yazıyorum. Noktalama işaretleri de kullanıyorum. Bilinç akışında böyle kurallara takılmak yok. Belki de daha güzel olurdu öyle yazsaydım. Aklıma gelenler Ancumah deresi gibi çağlayarak akardı. Bazen küçük taşları sürükleme sesleri, çağlamak sesleri su seslerine daha bir zenginlik katardı. Doğrusu bu bilinç akışı tekniğini duyalı epey oldu; ama hiç oralı olmadım. Ancak geçenlerde internette bir yazı okudum. “Aklından geçenlere yol ver, rahatça aksınlar” mealinde tam da anlamadığım bir şeyler diyor ismini hatırlayamadığım bir yazar. Eee, o zaman dere kenarındaki okuyucular sulara kapılmaz mı? Kapılırsa kapılsın, düşünen mi var.

Bu yazıyı, dilerim ki öğrencilerim okumaz, yine beni tanıyanlar da okumaz. Çünkü ben kurallara eksiksiz uyan biriydim. “Böylesine planlı, programlı, kuralcı biri, nasıl böyle gelişi güzel yazar?” diye düşünmelerini istemem.

Gördünüz mü? Potların en büyüğünü kırmış oldum. Öğrencilerime münasip görmediğim bir yazıyı okuyucularıma nasıl münasip görebilirim? Öyle ya…

Öyle değil. Beni tanımayanlar rahatlıkla, benim için “saçmalıyor” diyebilir. “Sözde bilinç akışından örnek veriyor” diyebilir. “konusuz yazılardan da bir şeyler çıkabileceğini gösteriyor” diyebilir. Diyebilir de diyebilir. Ama öğrencilerim…

Ah Sabahattin ah! Yazıları mutlaka sonuçlandırmak şart mıdır?

Ah Sabahattin ah! Hiçbir türe girmeyecek yazıları da yazılabileceğini ima etmek şart mıdır?

Bu yazma konularında ahlanmak vahlanmak para etmediği gibi kurallarına uygun dosdoğru yazmak da para etmiyor.

Siz bakmayın bu yazdığıma; öylesine kompozisyon kurallarına, dilbilgisi ve imlâ kurallarına tamı tamına uygun yazılarım vardı ki yayıncılar yüzlerine bakmadılar. Neymiş? Şimdi büyük oğlumun ifadesini kullanacağım. “Karuşuk kuruşuk yazılar” para ediyor. Anlaşılmayan yazılarda keramet vardır” deniliyor…

Çağa uyamayacağız vesselam. Olsun yine de “yazmak başlıbaşına bir değerdir.” diyorum.

Çekmeköy, İstanbul; 15. 08. 2019

 __________________________________

Sabahattin Gencal, Yok Say, Cinius Yayınları, İstanbul, 2020