Yazmak
başlıbaşına bir değerdir midir?
Kendi
kendime konuşurken birden “Yazmak başlıbaşına bir değerdir.” demiş oldum. Sonra
sordum yine kendime: Yazmak maddi değer midir, yoksa manevi değer midir? Veya
şöyle soralım milli değer midir, dini değer midir? Bir an bocaladım. Cevap
veremedim kendi kendime.
Düşüne
taşına şu yargıya vardım:
Dil
bir değer olduğuna göre, dilin ifade vasıtalarından biri olması itibariyle
yazmak niçin bir değer olmasın.
Yazmak
mı yazı mı? Yazı daha genel bir konu, biz yine yazmak üzerinde duralım. Bu
konuda kaç yazı yazdığımı hatırlamıyorum. Aslında bu konuda yazmak niyetim de
yok, daha doğrusu yoktu. Sadece “yazmak bir değerdir” hükmünü dile
getirecektim.
Yazmanın
sayısız işlevleri var. Bilgi vermek, haber vermek, açıklama yapmak, duygu ve
düşünce bildirmek, düşündürmek, meraklandırmak, neşelendirmek…-mek, -mek sayda
say. Bunlar yazmanın artı değerleri mi oluyor?
Bir
de yazı türleri var. Bunlara da artı değer mi diyeceğiz. Ya diğer biçimlerine?
Yok
yok… Öyle sanat değeri, felsefe değeri, bilim değeri şu değeri bu değeri diye
ele alırsak altından kalkamayız. Ya, artı değerleri olmaksızın çıplak olarak
yazmak kavramını ele alacağız. Çıplaklık kavramı da bizi başka kanallara
sürükler; onun için duruluk diyelim veya sadelik.
Peki,
yazmak kelimeleri kâğıdın/ekranın üzerine dökmek midir? Hani fındıkları
kurutmak için bir serginin üzerine yayarlar ya… Nerden de aklıma geldi?
İşte
kendi kendine konuşmak böyle bir şey. Mantıklı mantıksız birçok şey geçer
insanın kafasından.
Bir
ek bilgi vereyim mi?
Bu
son zamanlarda, bazı çok büyük yazarlar, bilinç akışı diye bir şey çıkardılar.
Bir, o örnekleri okusanız. Bereket ben, cümle cümle yazıyorum. Noktalama
işaretleri de kullanıyorum. Bilinç akışında böyle kurallara takılmak yok. Belki
de daha güzel olurdu öyle yazsaydım. Aklıma gelenler Ancumah deresi gibi
çağlayarak akardı. Bazen küçük taşları sürükleme sesleri, çağlamak sesleri su
seslerine daha bir zenginlik katardı. Doğrusu bu bilinç akışı tekniğini duyalı
epey oldu; ama hiç oralı olmadım. Ancak geçenlerde internette bir yazı okudum.
“Aklından geçenlere yol ver, rahatça
aksınlar” mealinde tam da anlamadığım bir şeyler diyor ismini
hatırlayamadığım bir yazar. Eee, o zaman dere kenarındaki okuyucular sulara
kapılmaz mı? Kapılırsa kapılsın, düşünen mi var.
Bu
yazıyı, dilerim ki öğrencilerim okumaz, yine beni tanıyanlar da okumaz. Çünkü
ben kurallara eksiksiz uyan biriydim. “Böylesine planlı, programlı, kuralcı
biri, nasıl böyle gelişi güzel yazar?” diye düşünmelerini istemem.
Gördünüz
mü? Potların en büyüğünü kırmış oldum. Öğrencilerime münasip görmediğim bir
yazıyı okuyucularıma nasıl münasip görebilirim? Öyle ya…
Öyle
değil. Beni tanımayanlar rahatlıkla, benim için “saçmalıyor” diyebilir. “Sözde
bilinç akışından örnek veriyor” diyebilir. “konusuz yazılardan da bir şeyler
çıkabileceğini gösteriyor” diyebilir. Diyebilir de diyebilir. Ama öğrencilerim…
Ah
Sabahattin ah! Yazıları mutlaka sonuçlandırmak şart mıdır?
Ah
Sabahattin ah! Hiçbir türe girmeyecek yazıları da yazılabileceğini ima etmek
şart mıdır?
Bu
yazma konularında ahlanmak vahlanmak para etmediği gibi kurallarına uygun
dosdoğru yazmak da para etmiyor.
Siz
bakmayın bu yazdığıma; öylesine kompozisyon kurallarına, dilbilgisi ve imlâ
kurallarına tamı tamına uygun yazılarım vardı ki yayıncılar yüzlerine
bakmadılar. Neymiş? Şimdi büyük oğlumun ifadesini kullanacağım. “Karuşuk
kuruşuk yazılar” para ediyor. Anlaşılmayan yazılarda keramet vardır” deniliyor…
Çağa
uyamayacağız vesselam. Olsun yine de “yazmak başlıbaşına bir değerdir.”
diyorum.
Çekmeköy, İstanbul; 15. 08. 2019
__________________________________
Sabahattin Gencal, Yok Say, Cinius Yayınları, İstanbul, 2020
