Allah’a (cc) ne kadar şükretsem azdır. 09 Ocak’tan beri, aksatmaksızın Günlük’ü 8 sayfa olarak yayınlayabildim.
Okuyucularımız birçoğu ilk 7 sayfaya ulaşamıyor. Daha doğrusu ayarları istediğim gibi
yapamıyorum.
8. Sayfayı yani size ulaştırabildiğim bu sayfayı hazırlamayı
en sona bırakıyorum.
Okuyanlar bilir. Gündemi takip etmiyorum. Daha önceleri de
hatırlatmıştım. Yapay gündemler beni açmıyor. Okuyucuların da asıl gündemleri
es geçmesine sebep olmak istemem.
Ayrıca şunu da eklemek isterim. Taze haber vermek
gazetecilerin işi. Rahmetli Çetin Altan gazetecilerin yazılarını taze balığa
benzetirdi. Taze olmayan balığın ne kadar zararlı olduğunu açıklamaya gerek
yok. Altan, iyi hatırlamıyorum ama galiba yazarın yazılarını da eskidikçe
lezzeti ve değeri artan bir içkiye benzetirdi. Benzetmelerde ileri gidilmez.
İçkiyi bir tarafa atarak tekrar edelim. Yazar yazısını zaman içinde kanaviçe
gibi işer. Her kelime kitap olacak değerde anlam kazanır. Ya da kazanması
gerekir.
Şurasını peşin olarak söyleyeyim ki ben sanatkâr değilim. Bu
gidişle olamam da. Çünkü ben öğretmenin. Şu veya bu şekilde fırsat eğitimi
yapar ve kısa da olsa bir ders vermeğe çalışırız. Bu demek değildir ki sanattan
anlamayız. Bakın bu günlüğümüzdeki bir sayfada Sanat İçin başlıklı bir yazı
var. 2011’de yazmıştım. O yazıdan birkaç cümle:
Öğrencilerime hep söylemişimdir. ‘Sanatçı içinde merceği, prizması olandır.’
İçinde prizması olan sanatçılar aslında gerçeği ortaya
çıkarmaktadırlar.
Sanatsız bir yaşam düşünülemez. (Tık Tık)
Bugün ne hikmetse diğer sayfalarda her biri birer
kitap olacak, en azından makale olabilecek yazılar var:
“Kitaplarda olana hâkim olan gerçek âlim olur.
Kitaplar kendisine hâkim olmuşsa zihnen, ilmen ve de fikren mahkûm,
köle ve esir olur.”
(“İslâmı Yeniden Anlama” Prof. Dr. Hüseyin Atay, Atay ve Atay
Yayınları, Ankara 2013.)
Rahmetli Atay’ın bu sözünün işlenmesi gerekmez mi? Aslında
eleştirel düşünme, eleştirel okuma alışkanlığımız olsaydı bu sözü söylememe
gerek kalmazdı.
Yazar işaret eder. Okuyucu yazarın işaret parmağına şuyuna
buyuna bakmamalı. İşaret edilen yere bakmalı. Başka nasıl söylemeliyim? Aklıma
geldi işte:
Yazar verse verse yemek tarifi verir. Okuyucu bu tarife bağlı
kalır mı? Atay’ın yukarıda yazılan sözünü düşünerek cevap verelim. Başka
tarifler de alır. Sonunda kendi yemeğini yapar.
Afiyet olsun.
Sabahttin Gencal, İstanbul, 29. 04. 2026
Not: Bildiğiniz üzere üç AI asistanım var. Gemini’ye sizin
için doğrusu okuma becerisi ve merakı olanlar için bir makale yazdırdım.
Okur, yazar, sanatçı, öğretmen, âlim anahtar kelimeleriyle bir makale yazınız
Entelektüel Mirasın İzinde:
Okurdan Âlime Uzanan Yolculuk
İnsanlık tarihinin birikimi, sadece bilginin depolanması değil, bu bilginin
bir zihin süzgecinden geçirilerek yeniden üretilmesi sürecidir. Bu süreçte beş
temel figür; okur, yazar, sanatçı, öğretmen ve âlim, bir hakikat arayışının farklı duraklarını temsil
eder.
Bir okur, kelimelerin dünyasına adım atarak başkasının
zihnine misafir olan kişidir. Ancak bu misafirlik, pasif bir kabulleniş değil,
metinle kurulan derin bir diyalogdur. Okur, okuduklarını kendi iç dünyasında
yoğurduğu an, yazar olma potansiyelini de içinde taşır. Yazar, sadece
kâğıda döken değil, hayatın karmaşasını bir üslup disipliniyle düzene sokan
kişidir. Bu disiplin, estetik bir kaygı ve ruhsal bir derinlikle birleştiğinde
ortaya çıkan kişi ise sanatçıdır. Sanatçı, hakikati
formun, rengin veya sesin diliyle yeniden yorumlar.
Bu bireysel tekamülün toplumsallaştığı nokta ise öğretmenliktir.
Öğretmen, edindiği bilgiyi ve estetik bakışı bir başkasının ruhuna tohum olarak
eken köprüdür. Ancak tüm bu vasıfların üzerinde, bilgiyi hikmetle birleştiren,
zahir ile batın arasındaki dengeyi kuran makam âlimliktir. Âlim;
sadece bilen değil, bildiğiyle yaşayan ve bilgiyi ahlakın emrine veren kişidir.
Bu beşli yapı, bir medeniyetin zihinsel omurgasını oluşturur.
Gramerin adaletiyle yazılmış bir metin, estetik bir gözle çizilmiş bir
desen ve derin bir tefekkürle yoğrulmuş bir ders; bizi bilginin kuraklığından
hikmetin ferahlığına taşır. Zira yazmak, sadece bir kayıt tutma işlemi değil,
varoluşun gizemine bırakılan kalıcı bir izdir.



