Kapıdan
çıkmak üzereydim. Duvarın bir bölümünün rengârenk olduğunu gördüm. Elimi
uzattım. Gökkuşağına girmişim. Şaşırdım. Sağa sola baktım. Işık huzmesini takip
ederek oturma odasına girdim. Eşim masanın üzerine metal bir çerçeve koymuştu.
Camdan giren güneş ışınları bu çerçeveden yansıyarak koridorda ilerliyor ve
duvarda güneşin rengini yazıyordu. ‘İşte sanat budur.’ dedim bir kere daha.
Yıllar
öncesinden beri aynı şeyleri söylüyorum. 1958-1959 öğretim yılı idi, Erzurum
Yavuz Selim İlköğretmen Okulu laboratuvarı’ndayız. Dersi de konuyu da şimdi
hatırlamıyorum. Hatırladığım mercekler ve prizmalardır. Güneş ışınlarının bu
prizmalardan geçerek gökkuşakları oluşturmalarını, renklerin dans etmesini unutamadım.
Öğrencilerime
hep söylemişimdir. ‘Sanatçı içinde
merceği, prizması olandır.’
Başkaları
da bu prizma benzetmesi üzerinde dur-muşlardır; ama yanlış sonuçlara
varmışlardır. Sanatçı gerçekleri öyle boyayıp süsleyerek sunan kişi değildir.
Ne yazık ki gençler yanlış yönlendirilmiş ve sanat adına kalıcı olmayan eserler
ortaya çıkmıştır.
Güneş
ışığının rengi bizim ilk bakışta gördüğümüz renk midir? Değil kuşkusuz. Güneşin
rengi prizmanın ortaya çıkardığı gök kuşağına benzeyen renktir. İçinde prizması olan sanatçılar aslında
gerçeği ortaya çıkarmaktadırlar.
Kamera
objektifliği ile bir insanı, hayvanı, bitkiyi kısaca varlıkları tam olarak
görebilir misiniz? Yani, sanatçı kameradan farklıdır. Sanatçı sıradan
kişilerden farklıdır. Sanatçı için aykırı insan diyorlar. Aslında sıradanlardan
farklı olan, gerçeğin yüzünü yansıtabilen anlamında kullanılıyordur bu ‘aykırı
insan’ benzetmesi.
Kısaca,
bana göre sanatçı gerçeği gören kişidir.
Çok
eleştirmenler, yazarlar, bilerek ya da bilmeyerek sanat adına sanatı
yozlaştırdılar.
Sanatsız bir yaşam düşünülemez.
Sanata katkı için herkes üstüne
düşeni yapmalıdır.
Başiskele-Kocaeli, 14. 02. 2011
___________________________
SabahattinGencal, Kalıpları Kıran DENEMELER, Cinius Yayınları, İstanbul, 2019
