Türkiye’mizin baş gündemi “CHP / Mutlak Butlan”dır. AKP genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan bu konuyla zerre - miskal ilgili olmadıklarını söyledi. İnanacağız tabii. Cumhurbaşkanı yalan söyleyecek değil ya…
Demokrasimizin
önünü kesen bu durum, evet şeytana pabucunu ters giydiren, bütün hukukçuları
susturan ve hayret içinde bırakan bu durum üzerine üç haftadır
konuşuluyor. Bu konuşmaların birinde bir
moderatör Gazeteci Sayın Mustafa Balbay’a soruyor: “Bu konuda halkı nasıl
okuyorsunuz?” Balbay’ın cevabı: “Halk daha yazmadı ki okuyabileyim.”
Ben
de kendi kendime dedim ki? Acaba ben halkı okuyabilir miyim? Bunca yıllık
gazeteci okuyamadı da sen mi okuyacaksın. Kendi kendime konuşmam devam ediyor
tabii: Ben de yılların öğretmeniyim. Hem TODAIE’de master tezi çalışmalarında
taşrada toplumbilim-saha araştırması yapan ilk kişiyim ya da ilklerdenim. Bir
deneyelim kendimizi.
Bugün
yani 12 Haziran 2026 Cuma günü Sultan II. Abdülhamit Han Hastanesindeki
randevuma gitmek üzere 05 55’te evden çıktık. Ağır adımlarla 10 dakika içinde
Şahinbey Otobüs Terminaline geldik. Ahmet, işte burası her sabah ekmek için
yollara düşenlerin toplandığı terminal dedi. 0620’ye kadar bakıverdim sağa
sola. Allah Allah (cc) ben görmeyeli ne kadar da değişti burası. Oysa ben bu
terminallerde ne kahramanlar görmüştüm. Tabii öykü kahramanlarından söz
ediyorum.
Otobüs
sabahın mahmurluğunu atmak şöyle dursun pekiştiriyor adeta. Uyumayanların da
yüzleri ekşimsi, saçı başı dağınık… Ses yok. Arada şoförün, boşluklara doğru
ilerleyiniz! deyişi var. Daha önceleri şoförlerin; “Lütfen arkaya doğru
ilerleyiniz!” sözlerini bizim ülke olarak geriye doğru ilerlememize
benzetirdim. Şimdi öyle bir şey söylemedi. Acaba neye doğru ilerliyoruz? Bilen
var mı?
Çekmeköyden
Ümraniye’ye doğru ilerliyoruz. Yeni binenlerin giysileri daha yeni. Saçları da
taranmış, parlak da üstelik. Üsküdar’a doğru daha da bir düzelme görülüyor. Ama
ses yine yok. İnsanoğlu, otobüste ses çıkartanlara kızardım. Şimdi de bu
sessizlikten yakınır oldum. Neredeyse “Dilinizi mi yuttunuz!” diye
bağıracaktım.
Hiçbir
şey okuyamıyorum. 1980’den bu yana köprülerin altından çok sular geçti. Çok şey
değişti. Kendime toz kondurmuyorum. “1980’den beri her şeyi unuttun. Sen bir
hiçsin artık.” diyemiyorum kendime.
Kendime
diyemediklerimi Balbay’a söyleyeyim, size de… Sayın Balbay, halk daha yazmadı
ki, demişsin. Halk daha okumadı bile. Bilesin ki okumaya da niyeti yok. Halk
Mutlak Butlan değil mutlak geçim derdinde. Ekmek derdinde ekmek.
Maslow’un ihtiyaçlar piramidinden söz ederdik. Ne piramidi? Karnımız doyuyor
mu? Ona bak sen. Kendini gerçekleştirme, kâmil insan olabilme sanki hakkımız
değil…
Niye
böyle olduğumuzu düşüne düşüne hastaneye vardık. Bahçede bir delikanlı… Ne
yapıyor acaba? Ahmet diyor ki, “O bir Japon’dur ve fotoğraf çekiyor…”
Ben
bu bahçeye çok defa geldim. Fazla bir şey okuyamadım. “Japon ne okuyor acaba?”
dedim. Randevu saatinden erken gelmiştik. Bahçede epeyce gözlem yaptım. Galiba
ben de bir şeyler okudum. Bundan önce bahçede çok çeşitli ağaçlar gördüm ama
merak etmedim bu ağaçlar nerelerden getirilmiş diye. Bir ağacın yanındaki
levhada hangi ağacın nereden getirildiğine dair bilgiler var. Bunun fotoğrafını
çektirdim Ahmet’e. Bahçede yontulmuş taşlar var. Taş diyorum bak. Heykelcikler
mi diyeyim, ne diyeyim bilmem ki… Geçen gelişimde bu alanın dışındaki mermer
heykelin fotoğrafını çekmiştik. Bu kez de bu figürlerin.
Japon
başka neyin fotoğrafını çekebilir? Buldum. Çöp kutularının. Ağızlarına kadar
dolmuş. Kapakları kapanmıyor. Yerlere de dökülmüş çöpler. Kim demiş, bir
milletin medeniyet düzeyi çöplerinden belli olur, diye…
İki
adım atınca yoruluyorum. Ahmet beni bir çardağın altındaki banklara oturttu ve
formaliteleri yapmak üzere ayrıldı. Tam karşımda iki bayan kahvaltı yapıyorlar.
Yapsınlar, bunda ne var, demeyelim. Beni kahvaltıya davet ettiler. Teşekkürden
sonra “Aç olmam gerekir, kan vereceğim”, dedim. Önünüzde yiyoruz hakkını helâl
et… dediler. İşte Anadolu. Gelenekleriyle, deyimleriyle. O zaman ağlamadım,
şimdi yazarken ağlıyorum. Çok şey kaybettik kültürümüzden.
Muayene,
nefes kontrolü, kan verme, röntgen… Maşallah, Allah (cc) devletimize zeval
vermesin. Saat 1030’a kadar her şey tamamlandı. Sonuçları beklemek için Adı “Şahane
Cafe” olan yere gittik. Ahmet çayları getirtti. İnsan bir şeyi kınamayı görsün
mutlaka başına geliyor. Simidi çaya batırıyorum. Sabahattin simidi çaya
batırıyor… Ahmet cildiye doktoruyla, yine benim için tabii görüşmeye gitti.
Biraz sonra boşları toplayan bayan garson geldi. İkinci defa gelmesin diye
kalan çayımı acele yudumladım. Durumu anlamaz mı? Sizin gibiler kalmadı dedi.
Hal hatır sordum. Memnun oldu ve tekrar “Sizin gibi çınarlar kalmadı…” dedi.
Biraz sonra Ahmet geldi. Daha oturmadan bak bakayım etrafta benim gibi yaşlı
var mı? Baktı ve var dedi. Peki, ben niye bakmadım. Nedense başımı sağa sola
çevirip bakmak uygun gelmedi bana. Ahmet, sizin gibiler derken yaşlıları değil
nezaketini kastetmiştir.” dedi. Demek ki insanların birbirlerine karşı
tutumları zenginliklere göre biçimleniyor. Yazık.
11.30’da
Göğüs doktoruna tekrar gittik. Tahlillere ve röntgene baktı. Durum iyi dedi.
Allah’a şükür. Arada bir öksürdüğüm ve keyifsizleştiğim oluyor ama doktorların
deyişiyle söylüyorum emsallerimin çoğundan iyiyim. Memleketin durumu iyi
olsa inanın daha iyi olacağım.
Cildiye
polikliniğine gitmek üzere kalktık. Baktım banklarda, ağaç diplerinde yiyenler
var. Termoslarını da getirmişler. Sonra aklıma geldi; Ahmet’in Japon’a
benzettiği delikanlı bunların da fotoğraflarını çekmesin. Bu durumu nasıl okur
acaba? Eskiden fukara olduğumuz zamanlar bir yere, hatta hastaneye gittiğimiz
zaman azık alırdık. Şimdi de alınca ne beis var? Bir çaya 25 lira verilir mi?
İki fırt, tamam…
Cildiyeci
başımdaki kabarıklara kriyo yaparken moral veriyor bana. O anda söylenenleri
akılda tutmak ne mümkün.
İşimiz
bitti. Ahmet taksi tutmasın mı? Otobüsle gidemez miyiz? Yorulmamı istemiyor.
Ama hatırını kırmadım.
Taksici
var ya taksici. Memleketin de halkın da röntgenini çekmiş. Bir anlatıyor, bir
dertleniyor ki sormayın. Bu arada müşterilerden duyduklarını da anlatıyor…
Düşündüm
garibanlar taksiye binemez. Nasıl binsin? 1150.00 TL verdik. Ben para işlerine
bakmıyorum. Onun için çok geldi bana. Aslında ben hiçbir şeye bakmıyorum. Allah
razı olsun çocuklar bakıyor her yere. Ben ekmeğin fiyatını bile bilmem. Bilmek
de istemem. Allah’a (cc) çok şükür benim durumum iyi. Evim var, kirâ gelirlerim
de var. Ama yine de garibanlar için üzülüyorum.
Ne
diyorduk? Otobüse binenler, taksi tutabilenler ve kendi arabası olanlar… Bu
hastaneye gelen bu üç grup. Bir de özellere gidenler ya da Avrupa’ya gidenler… Diyorlar
ya, gelir dağılımı dengesi bozuluyor. Bu bozulma da bileşik kaplar örneği her
şeyi bozuyor…
Ya,
ben de sözde akademik yazayım, diyorum ama beceremiyorum. İşin Türkçesi ve de
kısacası adalet ve ahlak sıfırlandı. Düzeltmesi hak getire.
Muhalefet,
zamanlamasını ayarlayabilirse “bir ihtimal daha var” diyebiliriz.
Sükût
etme nazlı yâr /Beni mecnun edersin
Sükût
etme aziz halkım / Bizi mecnun edersin.
Sabahattin
Gencal, İstanbul, 12. 06. 2026






