12 Haziran 2026 Cuma

Mevcut Durumu Okuyabilmek

 


Türkiye’mizin baş gündemi “CHP / Mutlak Butlan”dır. AKP genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan bu konuyla zerre - miskal ilgili olmadıklarını söyledi. İnanacağız tabii. Cumhurbaşkanı yalan söyleyecek değil ya…

Demokrasimizin önünü kesen bu durum, evet şeytana pabucunu ters giydiren, bütün hukukçuları susturan ve hayret içinde bırakan bu durum üzerine üç haftadır konuşuluyor.  Bu konuşmaların birinde bir moderatör Gazeteci Sayın Mustafa Balbay’a soruyor: “Bu konuda halkı nasıl okuyorsunuz?” Balbay’ın cevabı: “Halk daha yazmadı ki okuyabileyim.”

Ben de kendi kendime dedim ki? Acaba ben halkı okuyabilir miyim? Bunca yıllık gazeteci okuyamadı da sen mi okuyacaksın. Kendi kendime konuşmam devam ediyor tabii: Ben de yılların öğretmeniyim. Hem TODAIE’de master tezi çalışmalarında taşrada toplumbilim-saha araştırması yapan ilk kişiyim ya da ilklerdenim. Bir deneyelim kendimizi.

Bugün yani 12 Haziran 2026 Cuma günü Sultan II. Abdülhamit Han Hastanesindeki randevuma gitmek üzere 05 55’te evden çıktık. Ağır adımlarla 10 dakika içinde Şahinbey Otobüs Terminaline geldik. Ahmet, işte burası her sabah ekmek için yollara düşenlerin toplandığı terminal dedi. 0620’ye kadar bakıverdim sağa sola. Allah Allah (cc) ben görmeyeli ne kadar da değişti burası. Oysa ben bu terminallerde ne kahramanlar görmüştüm. Tabii öykü kahramanlarından söz ediyorum.

Otobüs sabahın mahmurluğunu atmak şöyle dursun pekiştiriyor adeta. Uyumayanların da yüzleri ekşimsi, saçı başı dağınık… Ses yok. Arada şoförün, boşluklara doğru ilerleyiniz! deyişi var. Daha önceleri şoförlerin; “Lütfen arkaya doğru ilerleyiniz!” sözlerini bizim ülke olarak geriye doğru ilerlememize benzetirdim. Şimdi öyle bir şey söylemedi. Acaba neye doğru ilerliyoruz? Bilen var mı?

Çekmeköyden Ümraniye’ye doğru ilerliyoruz. Yeni binenlerin giysileri daha yeni. Saçları da taranmış, parlak da üstelik. Üsküdar’a doğru daha da bir düzelme görülüyor. Ama ses yine yok. İnsanoğlu, otobüste ses çıkartanlara kızardım. Şimdi de bu sessizlikten yakınır oldum. Neredeyse “Dilinizi mi yuttunuz!” diye bağıracaktım.

Hiçbir şey okuyamıyorum. 1980’den bu yana köprülerin altından çok sular geçti. Çok şey değişti. Kendime toz kondurmuyorum. “1980’den beri her şeyi unuttun. Sen bir hiçsin artık.” diyemiyorum kendime.

Kendime diyemediklerimi Balbay’a söyleyeyim, size de… Sayın Balbay, halk daha yazmadı ki, demişsin. Halk daha okumadı bile. Bilesin ki okumaya da niyeti yok. Halk Mutlak Butlan değil mutlak geçim derdinde. Ekmek derdinde ekmek. Maslow’un ihtiyaçlar piramidinden söz ederdik. Ne piramidi? Karnımız doyuyor mu? Ona bak sen. Kendini gerçekleştirme, kâmil insan olabilme sanki hakkımız değil…

Niye böyle olduğumuzu düşüne düşüne hastaneye vardık. Bahçede bir delikanlı… Ne yapıyor acaba? Ahmet diyor ki, “O bir Japon’dur ve fotoğraf çekiyor…”

Ben bu bahçeye çok defa geldim. Fazla bir şey okuyamadım. “Japon ne okuyor acaba?” dedim. Randevu saatinden erken gelmiştik. Bahçede epeyce gözlem yaptım. Galiba ben de bir şeyler okudum. Bundan önce bahçede çok çeşitli ağaçlar gördüm ama merak etmedim bu ağaçlar nerelerden getirilmiş diye. Bir ağacın yanındaki levhada hangi ağacın nereden getirildiğine dair bilgiler var. Bunun fotoğrafını çektirdim Ahmet’e. Bahçede yontulmuş taşlar var. Taş diyorum bak. Heykelcikler mi diyeyim, ne diyeyim bilmem ki… Geçen gelişimde bu alanın dışındaki mermer heykelin fotoğrafını çekmiştik. Bu kez de bu figürlerin.

Japon başka neyin fotoğrafını çekebilir? Buldum. Çöp kutularının. Ağızlarına kadar dolmuş. Kapakları kapanmıyor. Yerlere de dökülmüş çöpler. Kim demiş, bir milletin medeniyet düzeyi çöplerinden belli olur, diye…

İki adım atınca yoruluyorum. Ahmet beni bir çardağın altındaki banklara oturttu ve formaliteleri yapmak üzere ayrıldı. Tam karşımda iki bayan kahvaltı yapıyorlar. Yapsınlar, bunda ne var, demeyelim. Beni kahvaltıya davet ettiler. Teşekkürden sonra “Aç olmam gerekir, kan vereceğim”, dedim. Önünüzde yiyoruz hakkını helâl et… dediler. İşte Anadolu. Gelenekleriyle, deyimleriyle. O zaman ağlamadım, şimdi yazarken ağlıyorum. Çok şey kaybettik kültürümüzden.



Muayene, nefes kontrolü, kan verme, röntgen… Maşallah, Allah (cc) devletimize zeval vermesin. Saat 1030’a kadar her şey tamamlandı. Sonuçları beklemek için Adı “Şahane Cafe” olan yere gittik. Ahmet çayları getirtti. İnsan bir şeyi kınamayı görsün mutlaka başına geliyor. Simidi çaya batırıyorum. Sabahattin simidi çaya batırıyor… Ahmet cildiye doktoruyla, yine benim için tabii görüşmeye gitti. Biraz sonra boşları toplayan bayan garson geldi. İkinci defa gelmesin diye kalan çayımı acele yudumladım. Durumu anlamaz mı? Sizin gibiler kalmadı dedi. Hal hatır sordum. Memnun oldu ve tekrar “Sizin gibi çınarlar kalmadı…” dedi. Biraz sonra Ahmet geldi. Daha oturmadan bak bakayım etrafta benim gibi yaşlı var mı? Baktı ve var dedi. Peki, ben niye bakmadım. Nedense başımı sağa sola çevirip bakmak uygun gelmedi bana. Ahmet, sizin gibiler derken yaşlıları değil nezaketini kastetmiştir.” dedi. Demek ki insanların birbirlerine karşı tutumları zenginliklere göre biçimleniyor. Yazık.



11.30’da Göğüs doktoruna tekrar gittik. Tahlillere ve röntgene baktı. Durum iyi dedi. Allah’a şükür. Arada bir öksürdüğüm ve keyifsizleştiğim oluyor ama doktorların deyişiyle söylüyorum emsallerimin çoğundan iyiyim. Memleketin durumu iyi olsa inanın daha iyi olacağım.

Cildiye polikliniğine gitmek üzere kalktık. Baktım banklarda, ağaç diplerinde yiyenler var. Termoslarını da getirmişler. Sonra aklıma geldi; Ahmet’in Japon’a benzettiği delikanlı bunların da fotoğraflarını çekmesin. Bu durumu nasıl okur acaba? Eskiden fukara olduğumuz zamanlar bir yere, hatta hastaneye gittiğimiz zaman azık alırdık. Şimdi de alınca ne beis var? Bir çaya 25 lira verilir mi? İki fırt, tamam…

Cildiyeci başımdaki kabarıklara kriyo yaparken moral veriyor bana. O anda söylenenleri akılda tutmak ne mümkün.

İşimiz bitti. Ahmet taksi tutmasın mı? Otobüsle gidemez miyiz? Yorulmamı istemiyor. Ama hatırını kırmadım.

Taksici var ya taksici. Memleketin de halkın da röntgenini çekmiş. Bir anlatıyor, bir dertleniyor ki sormayın. Bu arada müşterilerden duyduklarını da anlatıyor…

Düşündüm garibanlar taksiye binemez. Nasıl binsin? 1150.00 TL verdik. Ben para işlerine bakmıyorum. Onun için çok geldi bana. Aslında ben hiçbir şeye bakmıyorum. Allah razı olsun çocuklar bakıyor her yere. Ben ekmeğin fiyatını bile bilmem. Bilmek de istemem. Allah’a (cc) çok şükür benim durumum iyi. Evim var, kirâ gelirlerim de var. Ama yine de garibanlar için üzülüyorum.

Ne diyorduk? Otobüse binenler, taksi tutabilenler ve kendi arabası olanlar… Bu hastaneye gelen bu üç grup. Bir de özellere gidenler ya da Avrupa’ya gidenler… Diyorlar ya, gelir dağılımı dengesi bozuluyor. Bu bozulma da bileşik kaplar örneği her şeyi bozuyor…

Ya, ben de sözde akademik yazayım, diyorum ama beceremiyorum. İşin Türkçesi ve de kısacası adalet ve ahlak sıfırlandı. Düzeltmesi hak getire.

Muhalefet, zamanlamasını ayarlayabilirse “bir ihtimal daha var” diyebiliriz.

Sükût etme nazlı yâr /Beni mecnun edersin

Sükût etme aziz halkım / Bizi mecnun edersin.

Sabahattin Gencal, İstanbul, 12. 06. 2026