17 Mayıs 2026 Pazar

Güzel Mozaikler Yapmak Dileğiyle...

  


Bugün 17 Mayıs 2026 Pazar.

Değerli arkadaşım Erdoğan Teke Bey’le aynı mekânda aynı saatte buluştuk. Açık deyişle 15.00’de Dörtyol Kafede buluştuk. Hal hatır sorduk, iyi olduğumuz için şükrettik. Tabii sonra da çaylarımızı içerken, Erdoğan Beyin’in deyişiyle iki lâfın belini kırdık.

Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun konuştuklarınızı anladın/yazın diyen okuyucularımız için yazıyoruz:

15. 00’de başladık konuşmaya. Gündemimiz var mıydı? Yoktu tabii. Günümüz Türkiyesin’deki olup bitenler gündem konusu oldu mu? Hayır olmadı. Spor’dan söz ettik mi? Yine hayır. Bu akşam Trabzon’un maçı var. Ondan bile söz etmedik. Fikri bir tartışma oldu mu? Yine hayır… Susmak da susmadığımıza göre. Nasıl geçti iki buçuk saat? Bazen habersiz geçer saatler, günler hatta yıllar. Ama biz?

Biz demişken devam edeyim. 2017’den beri buluşup görüşürüz. İlk görüşmelerimiz adı: 14.02 idi. Dikkat edin 02 dakikalara önem verişimizin simgesi. Ne diyordu Dostoyevski? "Hayata yeniden başlasaydım, saniyelerin nabzını tutardım."

Belli bir müddet sonra görüşmelerimizin adı başaşçı tabağı oldu. Ne demek bu?

 “Başaşçı tabağı, restoranlarda (özellikle esnaf lokantalarında) mutfak şefi için hazırlanan o gün çıkan tüm yemeklerden tek bir büyük tabağa azar azar koyarak hazırladığı karışık bir menü seçeneğidir.”

Dikkat buyurun hem tüm yemeklerden koyuyorsunuz, tabii azar azar hem de bir tabağa. Öyle bütün masayı…

Bu tabaktan bize de yakışır değil mi? Bugüne bugün ikimiz de 83’ündeyiz.

Evet, 83’ünde iki emekliyiz. Ama ikimiz de emekli psikolojisine girmedik, girmeye de niyetimiz yok. Diğer emekli kardeşlerimizi yadırgıyor değiliz. Bizim Allah’a hamt olsun ekonomik sıkıntımız yok. İkimizin de yan gelirleri var. En önemlisi de çalışmayı, araştırmayı, öğrenmeyi bırakmamış olmamızdır.

Okumaya da yazmaya da devam. Örneğin Erdoğan Beyin henüz ismi konmamış “demlenmeye” bıraktığı bir romanı üzerinde konuştuk. Gecikme diye bir şey yok… Konu açılmışken Yahya Kemal Beyatlı'nın tam 15 senede yazdığı şiir Açık Deniz’den söz edip geçtik.

Toplantılarımız Sayın Hüseyin Yıldız Bey’le fikri bir boyut kazanmaya başladı. Biz üç arkadaş kolektif olarak “Düşünce Enerjisi Boşa Akmasın” adlı bir kitap yayınladık.

Zaman içinde Sayın Ahmet Meral Bey de katılınca artık masamızın adı da FİKİR Masası oluverdi. Sonra Sayın Ahmet Mutluoğlu ve Sayın Mustafa Bey katıldı… Derken Ahmet Gencal teknik bilgisiyle masaya gençlik aşısı yaptı. Ama rahatsızlıklar ve yer değiştirmeler yüzünden bugün böyle bir masa kalmadı. Yani tam fikir üretme safhasına gelmişken…

Hayatı olduğu gibi kabul etmek gerekir. Yüz yüze görüşemezsek de gönüllerimiz bir. Örneğin geçen hafta Belçika’daki Ahmet Bey’le yüz yüze görüştük. Bu hafta da Ahmet Gencal bir telekonferans düzenlemek istedi. Ama Akçakoca’da bulunan Hüseyin Bey’in telefonundaki arıza nedeniyle başarılı olamadık. Ama Hüseyin Bey’le görüştük. Ahmet Meral Bey’le görüntülü görüştük. İkisi de sağlıklı. Dostlarımızın iyi olması bizleri sevindirdi.

Erdoğan Bey, bugün yazmaya değer bir sohbet yapamadık, dedi. Evet, bir ya da birkaç fikir işleyemedik. Ama…

Mozaik nedir bilir misiniz? Sözün gelişi sordum. Elbette bilirsiniz:

“Mozaik, taş, cam, seramik veya deniz kabuğu gibi çeşitli malzemelerin küçük parçalarının bir araya getirilerek desen veya figür oluşturma sanatıdır.” Yani. Ne demek istiyoruz?

Taş, mermer, seramik vb. kırıklarımızı güzel bir zemin üzerinde dizerek… Ben usta değilim. Anlayın işte, çimento üzerine dizin. Sonra bir el motoru var. Adına ne diyorlar? İşte, onunla zemini kaymak gibi yapın. Sonra da cila gibi bir şey… Al sana mozaik. Bizim şundan bundan konuşmalarımız kırık dökük de olsa kafalarımız da mozaik olabilir değil mi?

Allah’tan nice güzel mozaikler yapmak dileğiyle…

Sabahattin Gencal, İstanbul, 17. 05. 2025

 

 Not: Erdoğan Bey'in anıları yazılmaya da dinlemeye de okumaya da değer. Sohbet arasında anlattığı anılardan biri: Çınar Ağacındaki Ses (Okumak isteyenler lütfen tıklasın)

 

 

Çınar Ağacındaki Ses

 



İsviçre’nin dağlarının arasına sıkışmış küçük, sessiz bir kasabaydı Senhof. Sabahları gökyüzü süt beyazı sisle kaplanır, tren raylarının üzerine ince bir buğu çökerdi. İnsan yürürken ayakkabısının sesi bile fazla gelir, herkes birbirine hafifçe başını sallayarak selam verirdi.

Erdoğan Bey ile Fikriye Hanım bu kasabaya yirmi iki yıl önce gelmişlerdi. Türkiye’de geçim zordu. “Biraz çalışır döneriz,” diye çıkmışlardı yola. Ama yıllar geçtikçe Senhof onların ikinci memleketi olmuştu.

Kasabanın girişindeki üç katlı küçük bir evde yaşıyorlardı. En alt katı garajdı. Üzerinde iki katlı, ahşap balkonlu sıcak bir ev vardı. Balkonun kenarında Fikriye Hanım’ın sardunyaları dizili olurdu. Yazın kırmızı kırmızı açarlardı.

Fikriye Hanım yakınlardaki tekstil fabrikasında çalışıyordu. Bu yüzden evi iş yerine yakın tutmuşlardı. Erdoğan Bey ise her sabah trenle başka bir kasabadaki fabrikaya giderdi.

Ama o evin asıl neşesi ne sardunyalardı ne de balkon…

Evlerinin gerçek sahibi sanki “Peu” idi.

Onların “Hindistan papağanı” dedikleri bu tuhaf kuşu ilk gören korkardı. Karga büyüklüğündeydi. Tüylerinin tamamı gece gibi simsiyah ve parlaktı. Sadece gagasıyla ayakları altın sarısıydı. Gözleri ise insana bakar gibiydi; dikkatli, meraklı, anlayan gözler…

Peu yıllarca onların yanında büyümüştü. Kafesi vardı ama çoğu zaman kapısı açık dururdu. Evde istediği yere girer çıkardı. Bazen mutfakta Fikriye Hanım’ın omzuna konar, bazen Erdoğan Bey televizyon izlerken koltuğun başına geçip ekranı onunla birlikte izlerdi.

Konuşmayı da öğrenmişti.

Sabahları:

“Fikriyee…”

“Erdoğaan…”

diye seslenirdi.

Ama en şaşırtıcı huyu, Erdoğan Bey’i işe kaldırmasıydı.

Çalar saatten önce uyanırdı Peu.

Karanlık İsviçre sabahlarında sessizce yatak odasının kapısını iter, içeri girerdi. Önce yatağın ucuna yürür, sonra Erdoğan Bey’in yastığının kenarına çıkardı.

“Erdoğaan… Tren… Kalk…”

derdi ince ama ciddi sesiyle.

Erdoğan Bey bazen yorganı başına çekerdi.

Peu bu kez sarı gagasıyla hafifçe saçını çekiştirirdi.

Fikriye Hanım kahkaha atardı.

“Bak yine ustabaşından önce kaldırdı seni.”

Bir süre sonra çalar saat çalardı ama evde herkes bilirdi ki gerçek alarm Peu’ydu.

Kasabadaki Türkler de onu tanıyordu artık. Özellikle yaz günleri… Erdoğan Bey ile Fikriye Hanım yürüyüşe çıktığında Peu bazen Erdoğan Bey’in omzuna konar, bazen birkaç metre uçup tekrar geri gelirdi. İnsanlar dönüp dönüp bakardı.


Bir gün evde büyük bir telaş yaşandı.

Erdoğan Bey’in altın yüzüğü kaybolmuştu.

Salon didik didik aranmış, mutfak altüst edilmiş, koltukların altına bakılmıştı.

“Yahu evden çıkmadı ki bu yüzük…” diye söyleniyordu Erdoğan Bey.

Saatler geçti, yüzük bulunamadı.


En sonunda Fikriye Hanım şakayla karışık:

“Bir de Peu’ya soralım,” dedi.

Erdoğan Bey gülerek papağana döndü.

“Peu! Yüzük nerede oğlum?”

Papağan başını hafif yana eğdi. Birkaç saniye onları dikkatlice izledi. Sonra aniden kanatlandı.

Doğru yatak odasına uçtu.

Yatağın önüne indi. Altına girmeye çalıştı ama sığamadı. Bunun üzerine yana dönüp yuvarlana yuvarlana yatağın altına girdi.

İkisi de nefesini tutmuştu.

Birkaç saniye sonra karanlığın içinden sarı gagası göründü.

Ağzında yüzük vardı.

Çıkıp yüzüğü Erdoğan Bey’in ayağının önüne bıraktı.


O an odada sessizlik oldu.

Erdoğan Bey uzun süre konuşamadı.

Sonunda sadece:

“Bu kuş değil…” dedi sessizce. “Bu başka bir şey…”


Cumartesi günleri ise Senhof’taki Türk kadınlarının Türk Sineması günüydü.

O zamanlar internet yoktu. Türkiye’den gelen kaset filmleri vardı. Türk bakkalından kiralanan Yeşilçam filmleri… Kadınlar sırayla birbirlerinin evinde toplanır; çaylar demlenir, börekler açılır, dolmalar hazırlanırdı.

Erkekler kahveye giderken kadınlar saatlerce film izlerdi.

O hafta sıra Fikriye Hanım’daydı.

Ev mis gibi poğaça kokuyordu. Salondaki büyük televizyonun önüne minderler dizilmişti. Peu ise her zamanki gibi özgürce dolaşıyordu.


Kadınlardan biri diğerlerinden biraz farklıydı: Yurdagül Hanım.

Her zaman bakımlıydı ama o gün bambaşka hazırlanmıştı. Sabah kuaföre gitmiş, saçlarına fön çektirmiş, üzerine mor bir elbise giymişti. Eve girince parfüm kokusu yayılmıştı.

Film başladı.

Salonda çıt çıkmıyordu. Herkes televizyona kilitlenmişti.

Tam filmin en heyecanlı yerinde…

Peu bir anda uçtu.

Doğru Yurdagül Hanım’ın başına kondu.

Kadın daha:

“Ayy ne tatlı…” diyemeden…

Şap!

Peu bütün marifetini bırakıverdi.

Bir saniyelik sessizlik oldu.

Sonra Yurdagül Hanım öyle bir bağırdı ki sanki filmdeki oyuncular bile korkardı.

“Ayyyy! Saçıma yaptııı!”

Kadınlar telaşla ayağa kalktı. Kimi peçete getirdi, kimi kolonya…

Fikriye Hanım utancından kıpkırmızı olmuştu.

Erdoğan Bey akşam duyunca gülmekten sandalyeden düşecek gibi olmuştu.

Ama Peu hiçbir şey olmamış gibi gidip televizyonun üstüne tünemişti.

Sanki yaptığı şeyi özellikle seçmiş gibiydi.

Ve sonra…


Bir gün her şey değişti.


Hava açık ama rüzgârlıydı. Fikriye Hanım markete giderken Peu yine omzundaydı. Evlerinin tam karşısındaki dev çınar ağacının yanından geçerken Peu bir anda kanatlandı.

Önce her zamanki gibi kısa bir tur attı.

Sonra ağacın içine doğru daldı.

Ama bu kez geri dönmedi.


O çınar ağacı kasabanın en eski ağacıydı. Dalları öyle genişti ki altında yüz kişi rahatça gölgelenebilirdi. Yaprakları o kadar gürdü ki içine giren görünmezdi.

“Peu! Peu oğlum!”

Saatlerce seslendiler.

Erdoğan Bey taş attı, ıslık çaldı, sevdiği çekirdekleri gösterdi.

Yok…

Komşular toplandı.

Biri:

“Kafesini balkona koyun, geri gelir,” dedi.

Öyle yaptılar.


Bir başkası:

“Kafesi ağacın altına koyun,” dedi.

Onu da yaptılar.


Akşam oldu.

Sonra gece…

Ama Peu dönmedi.


Erdoğan Bey o gece balkonda sabaha kadar oturdu. Elinde Peu’nun en sevdiği ay çekirdekleri vardı. Arada bir gökyüzüne bakıp seslendi:

“Gel oğlum…”

Sessizlik…

Ertesi gün de gelmedi.

Sonraki gün de…


Fikriye Hanım uzun süre kafesin kapağını kapatamadı. Belki döner diye hep açık bıraktı.

Ev sessizleşmişti artık.

Sabahları çalar saat çalıyor ama kimse:

“Erdoğaan… Tren…” demiyordu.

İşte o zaman anladılar…

Bir ev bazen bir insan gidince değil, bir ses eksilince yalnızlaşıyordu.

Aylar geçti.

Bir sabah Erdoğan Bey yine işe giderken o büyük çınar ağacının önünde durdu. Dallar rüzgârda sallanıyordu.


Tam yürüyüp geçecekti ki yukarıdan tanıdık bir ses duydu.

“Erdoğaan…”

Bir anda donup kaldı.

Başını yavaşça kaldırdı.

Yaprakların arasında simsiyah bir gölge vardı sanki.

Tam seçemedi.

Bir anlığına sarı bir gaga parladı.

Sonra rüzgâr dalları savurdu.

Ve hiçbir şey kalmadı.


Erdoğan Bey yıllar sonra bile o ağacın önünden geçerken hep aynı şeyi söylerdi:


“Bazı canlılar kafeste yaşamıyor demek ki… Ne kadar sevsen de… Bir gün gökyüzünü seçiyorlar.”


Anıyı yaşayan ve anlatan Erdoğan Teke, yazan Ahmet Gencal

Mevsim Bahar

 


Nurdan Işık Öķer

 · Takip Et Aysel Karagül · Mevsim Bahar Mı

İnsan

 



        ﴾ 140 ﴿ İnsan eğitime ihtiyaç duyan tek varlıktır. ﴾16-s. 31﴿  

        ﴾ 141 ﴿ İnsan bir şey değildir, dolayısıyla sırf araç olarak kullanılamaz. ﴾33-AMT, s. 100﴿

        ﴾ 142 ﴿ İnsan, diğer insanları asla araç olarak görmemeli.       ﴾1-s. 39, AMT, s. 23﴿

        ﴾ 143 ﴿ İnsanda bazen aklın sesi ile doğal eğilimler çatışabilir. ﴾1-s. 48﴿

        ﴾ 144 ﴿ İnsan sadece akıl ilkelerine göre davranan bir varlık değildir. Eğer böyle olsaydı insanın her fiili ahlaki olurdu. ﴾1-s. 49, PAE, s. 42﴿

        ﴾ 145 ﴿ Bir insanın eylemlerinin en yüce itici gücü ahlaksal doğruluktur. ﴾1-s. 106﴿

        ﴾ 146 ﴿ İnsan bilgeliğe sahip değildir. Sadece ona ulaşmağa çalışır ve onu ancak sevebilir ve bu da yeterli başarıdır. ﴾2- NF, s. 49﴿

        ﴾ 147 ﴿ İnsanlar ancak kendilerine tecrübi ve somut bir takım şeyler sunulduğunda tatmin olur. ﴾SASDD, s. 118﴿

        ﴾ 148 ﴿ Epeyce bir zamandan beri bu topraklarda artık insan da yetişmiyor. ﴾33- EÜ, s. 20﴿

_______________________

SabahattinGencal (Derleyip Düzenleyerek Sunan), IMMANUEL KANT’IN SÖZLERİ, Cinius Yayınları,İstanbul, 2024

 

Ben Ölülerle Konuşmam

 


Ben Ölülerle Konuşmam | Şiir Dinletisi

Bazı vedalar sözle değil, susarak yapılır. İstanbul’un kalabalığında, kendi içimizdeki o sessiz durakta durup, bizi kıranları kalbimizdeki o sessiz mezarlığa uğurluyoruz. İntikam için değil, kendi huzurumuz için bir vazgeçiş hikayesi... SESSİZLİĞİN MUKADDESİ İstanbul’un o bitmek bilmeyen kalabalığında... Yüzlerin arasında... kendime bir mezarlık kazdım. Üzerine mermer dikmedim! Bir fatiha bile çok görüldü. Zira bazı vedalar toprağa değil... Boşluğa gömüldü. Ben artık ölülerle konuşmam! Çünkü yaşayan cenazelerdir... kalbimi en çok yoran. Çarşı durağında beklerken... Şehir örterken kırılan kemiklerimin sesini, Ben her adımda... biraz daha bıraktım nefesimi. Sözle değil... susarak çizdim sınırlarımı. Kelimelerimden kurduğunuz... O aşılmaz duvarlarımı! Şimdi aynı durakta... Aynı göğün altında karşılaşsak da; Siz benim için birer yabancı... Ben size birer muamma! İntikam değil bu... sadece yorgun bir vazgeçiş. Kendi içime... en derinime doğru bir çekiliş. Ne bir ah bıraktım ardınızda... Ne de ağır bir beddua. Sizi O’na havale ettim... En sessiz... en derin uykuda. Benim sustuğum yerde adalet başlar... bilirim! Unuturum belki... Ama bende kalan izinizi silemem... giderim. Kapılar kapandı... ışıklar söndü. İçimdeki o hırçın fırtına... nihayet dindi. Sizi affetmedim! Ama sizden vazgeçtim ya hani... İşte bu... en büyük teselli. Artık ne satırlardasınız... ne de hatırda. Öyle bir sustum ki... Yankısı sadece bende... Bu kimsesiz sokakta. Söz: Ahmet Gencal, Nisan 2026 Seslendirme & Görsel & Tasarım: AI Sanat Çalışması

Seninle Bir Dakika

 



Semiha Yankı - Seninle Bir Dakika

Seninle Bir Dakika, Eurovision Şarkı Yarışması'na 1975 yılında ilk kez katılan Türkiye'nin yarışma parçasıdır. Yarışmayı 3 puanla 19. sırada bitirmiştir. Seninle bir dakika umutlandırıyor beni Bir dakika siliyor canım yılların özlemini Hasret tükenmez gibi, kavuşmak bir dakika Sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika Seninle buluşmamız bir dakikada geçti Gözlerim gözlerini canım, bir dakikada içti Hasret tükenmez gibi, kavuşmak bir dakika Sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika

Rabbani'nin Mektupları- 084

 Belirtilen adreste yer alan İmam-ı Rabbânî Hazretleri’ne ait 84. Mektup (Seyyid Ahmed-i Kadirî'ye yazılmıştır), tasavvuf ile şeriat (İslamiyet) arasındaki kopmaz bağı ve manevi mertebelerin hakikatini ele almaktadır.

Metnin sistematik özeti konu başlıklarına göre şu şekildedir:

1. Giriş ve Dua

  • Mektup, muhataba şeriat caddesinde istikamet üzere olması, tüm gayretini Allah’a yöneltmesi ve O’ndan başka her şeyden yüz çevirmesi yönünde dualarla başlar.

  • "Sevgiliden (Allah'tan) söz etmenin" her halükarda tatlı ve kıymetli olduğu vurgulanarak konuya giriş yapılır.

2. Şeriat ve Hakikat Arasındaki Aynılık

  • Bütünlük: Şeriat ve tarikat (hakikat) aslında birbirinden farklı şeyler değildir. Aralarındaki tek fark icmal (öz/özet) ile tafsil (detaylı açıklama), istidlal (delille bilme) ile keşif (görerek/yaşayarak bilme) farkıdır.

  • Manevi Dönüşüm: Şeriatın ilim ve hükümleri, kişi hakkal-yakîn (hakikate tam ererek yaşama) mertebesine ulaştığında tamamen açılır ve netleşir. Bu mertebede gayb hali şehadete (görür gibi olmaya) dönüşür; ibadet ve amellerdeki zorluk ve yük olma hissi ortadan kalkar.

3. Hakkal-Yakîn (Hakikate Ulaşmanın) Alameti

  • Bir kişinin hakikatin en üst mertebesine ulaştığının en kesin alameti, o makamda elde ettiği ilim ve marifetlerin şeriatın hükümleriyle birebir uyumlu olmasıdır.

  • Şeriat ile hakikat arasında "kıl payı" kadar bile bir uyumsuzluk veya aykırılık varsa, bu durum o kişinin henüz hakikatlerin hakikatine (gerçek vuslata) ulaşamadığının kesin bir delilidir.

4. Tasavvuf Büyüklerinin Halleri: Sekr (Manevi Sarhoşluk) ve Sahv (Ayıklık)

  • Yol Esnası (Sekr): Tarikat büyüklerinden şeriata aykırı gibi görünen bir söz veya amel sadır olmuşsa, bu durum onların yolculuk esnasında yaşadıkları sekr (manevi sarhoşluk ve şuursuzluk) halinden kaynaklanır.

  • Yolun Sonu (Sahv): Tasavvuf yolunun nihayetine (müntehî) varanların hali ise tamamen sahv yani tam bir uyanıklık ve ayıklık halidir. Onlar vakte ve hale esir olmazlar; aksine vakit ve haller onların kemaline tabi olur.

5. "Şeriat Kabuk, Hakikat Özdür" Sözünün Şerhi

  • Bazı mutasavvıfların söylediği bu söz, ilk bakışta istikametten uzak görünse de iyi niyetle şu şekilde yorumlanabilir: Delile dayanan ilim (istidlal) keşfe nispetle, özet bilgi de detaylı bilgiye nispetle bir kabuk gibidir.

  • Ancak hali istikamet üzere olan büyük tasavvuf önderleri, yanlış anlaşılmalara yol açabilecek bu tür muhalif ifadelere izin vermezler. Şah-ı Nakşibend Hazretleri de bu yolun (seyrü süluk) amacını: "Özet olan marifeti detaylandırmak ve delille bilineni keşif mertebesine (yaşayarak görmeye) ulaştırmaktır" şeklinde özetlemiştir.

6. Sonuç ve Sürpriz İstirham (Tavsiye Mektubu Bölümü)

  • Mektubun sonunda İmam-ı Rabbânî, mektubu taşıyan Kadı Şureyh soyundan Şeyh Mustafa Şüreyhî için yardım ricasında bulunur. Bu kişinin asil bir aileden geldiğini, ancak maddi sıkıntıya düştüğü için ferman ve iyi hal kağıtlarını yanına alarak asker olmak amacıyla geldiğini belirtir. Muhatabından, bu kişiye yakınlık göstererek sıkıntıdan kurtulmasına yardımcı olmasını istirham eder.