İsviçre’nin dağlarının arasına sıkışmış küçük, sessiz bir kasabaydı Senhof. Sabahları gökyüzü süt beyazı sisle kaplanır, tren raylarının üzerine ince bir buğu çökerdi. İnsan yürürken ayakkabısının sesi bile fazla gelir, herkes birbirine hafifçe başını sallayarak selam verirdi.
Erdoğan Bey ile Fikriye Hanım bu kasabaya yirmi iki yıl önce gelmişlerdi. Türkiye’de geçim zordu. “Biraz çalışır döneriz,” diye çıkmışlardı yola. Ama yıllar geçtikçe Senhof onların ikinci memleketi olmuştu.
Kasabanın girişindeki üç katlı küçük bir evde yaşıyorlardı. En alt katı garajdı. Üzerinde iki katlı, ahşap balkonlu sıcak bir ev vardı. Balkonun kenarında Fikriye Hanım’ın sardunyaları dizili olurdu. Yazın kırmızı kırmızı açarlardı.
Fikriye Hanım yakınlardaki tekstil fabrikasında çalışıyordu. Bu yüzden evi iş yerine yakın tutmuşlardı. Erdoğan Bey ise her sabah trenle başka bir kasabadaki fabrikaya giderdi.
Ama o evin asıl neşesi ne sardunyalardı ne de balkon…
Evlerinin gerçek sahibi sanki “Peu” idi.
Onların “Hindistan papağanı” dedikleri bu tuhaf kuşu ilk gören korkardı. Karga büyüklüğündeydi. Tüylerinin tamamı gece gibi simsiyah ve parlaktı. Sadece gagasıyla ayakları altın sarısıydı. Gözleri ise insana bakar gibiydi; dikkatli, meraklı, anlayan gözler…
Peu yıllarca onların yanında büyümüştü. Kafesi vardı ama çoğu zaman kapısı açık dururdu. Evde istediği yere girer çıkardı. Bazen mutfakta Fikriye Hanım’ın omzuna konar, bazen Erdoğan Bey televizyon izlerken koltuğun başına geçip ekranı onunla birlikte izlerdi.
Konuşmayı da öğrenmişti.
Sabahları:
“Fikriyee…”
“Erdoğaan…”
diye seslenirdi.
Ama en şaşırtıcı huyu, Erdoğan Bey’i işe kaldırmasıydı.
Çalar saatten önce uyanırdı Peu.
Karanlık İsviçre sabahlarında sessizce yatak odasının kapısını iter, içeri girerdi. Önce yatağın ucuna yürür, sonra Erdoğan Bey’in yastığının kenarına çıkardı.
“Erdoğaan… Tren… Kalk…”
derdi ince ama ciddi sesiyle.
Erdoğan Bey bazen yorganı başına çekerdi.
Peu bu kez sarı gagasıyla hafifçe saçını çekiştirirdi.
Fikriye Hanım kahkaha atardı.
“Bak yine ustabaşından önce kaldırdı seni.”
Bir süre sonra çalar saat çalardı ama evde herkes bilirdi ki gerçek alarm Peu’ydu.
Kasabadaki Türkler de onu tanıyordu artık. Özellikle yaz günleri… Erdoğan Bey ile Fikriye Hanım yürüyüşe çıktığında Peu bazen Erdoğan Bey’in omzuna konar, bazen birkaç metre uçup tekrar geri gelirdi. İnsanlar dönüp dönüp bakardı.
Bir gün evde büyük bir telaş yaşandı.
Erdoğan Bey’in altın yüzüğü kaybolmuştu.
Salon didik didik aranmış, mutfak altüst edilmiş, koltukların altına bakılmıştı.
“Yahu evden çıkmadı ki bu yüzük…” diye söyleniyordu Erdoğan Bey.
Saatler geçti, yüzük bulunamadı.
En sonunda Fikriye Hanım şakayla karışık:
“Bir de Peu’ya soralım,” dedi.
Erdoğan Bey gülerek papağana döndü.
“Peu! Yüzük nerede oğlum?”
Papağan başını hafif yana eğdi. Birkaç saniye onları dikkatlice izledi. Sonra aniden kanatlandı.
Doğru yatak odasına uçtu.
Yatağın önüne indi. Altına girmeye çalıştı ama sığamadı. Bunun üzerine yana dönüp yuvarlana yuvarlana yatağın altına girdi.
İkisi de nefesini tutmuştu.
Birkaç saniye sonra karanlığın içinden sarı gagası göründü.
Ağzında yüzük vardı.
Çıkıp yüzüğü Erdoğan Bey’in ayağının önüne bıraktı.
O an odada sessizlik oldu.
Erdoğan Bey uzun süre konuşamadı.
Sonunda sadece:
“Bu kuş değil…” dedi sessizce. “Bu başka bir şey…”
Cumartesi günleri ise Senhof’taki Türk kadınlarının Türk Sineması günüydü.
O zamanlar internet yoktu. Türkiye’den gelen kaset filmleri vardı. Türk bakkalından kiralanan Yeşilçam filmleri… Kadınlar sırayla birbirlerinin evinde toplanır; çaylar demlenir, börekler açılır, dolmalar hazırlanırdı.
Erkekler kahveye giderken kadınlar saatlerce film izlerdi.
O hafta sıra Fikriye Hanım’daydı.
Ev mis gibi poğaça kokuyordu. Salondaki büyük televizyonun önüne minderler dizilmişti. Peu ise her zamanki gibi özgürce dolaşıyordu.
Kadınlardan biri diğerlerinden biraz farklıydı: Yurdagül Hanım.
Her zaman bakımlıydı ama o gün bambaşka hazırlanmıştı. Sabah kuaföre gitmiş, saçlarına fön çektirmiş, üzerine mor bir elbise giymişti. Eve girince parfüm kokusu yayılmıştı.
Film başladı.
Salonda çıt çıkmıyordu. Herkes televizyona kilitlenmişti.
Tam filmin en heyecanlı yerinde…
Peu bir anda uçtu.
Doğru Yurdagül Hanım’ın başına kondu.
Kadın daha:
“Ayy ne tatlı…” diyemeden…
Şap!
Peu bütün marifetini bırakıverdi.
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Sonra Yurdagül Hanım öyle bir bağırdı ki sanki filmdeki oyuncular bile korkardı.
“Ayyyy! Saçıma yaptııı!”
Kadınlar telaşla ayağa kalktı. Kimi peçete getirdi, kimi kolonya…
Fikriye Hanım utancından kıpkırmızı olmuştu.
Erdoğan Bey akşam duyunca gülmekten sandalyeden düşecek gibi olmuştu.
Ama Peu hiçbir şey olmamış gibi gidip televizyonun üstüne tünemişti.
Sanki yaptığı şeyi özellikle seçmiş gibiydi.
Ve sonra…
Bir gün her şey değişti.
Hava açık ama rüzgârlıydı. Fikriye Hanım markete giderken Peu yine omzundaydı. Evlerinin tam karşısındaki dev çınar ağacının yanından geçerken Peu bir anda kanatlandı.
Önce her zamanki gibi kısa bir tur attı.
Sonra ağacın içine doğru daldı.
Ama bu kez geri dönmedi.
O çınar ağacı kasabanın en eski ağacıydı. Dalları öyle genişti ki altında yüz kişi rahatça gölgelenebilirdi. Yaprakları o kadar gürdü ki içine giren görünmezdi.
“Peu! Peu oğlum!”
Saatlerce seslendiler.
Erdoğan Bey taş attı, ıslık çaldı, sevdiği çekirdekleri gösterdi.
Yok…
Komşular toplandı.
Biri:
“Kafesini balkona koyun, geri gelir,” dedi.
Öyle yaptılar.
Bir başkası:
“Kafesi ağacın altına koyun,” dedi.
Onu da yaptılar.
Akşam oldu.
Sonra gece…
Ama Peu dönmedi.
Erdoğan Bey o gece balkonda sabaha kadar oturdu. Elinde Peu’nun en sevdiği ay çekirdekleri vardı. Arada bir gökyüzüne bakıp seslendi:
“Gel oğlum…”
Sessizlik…
Ertesi gün de gelmedi.
Sonraki gün de…
Fikriye Hanım uzun süre kafesin kapağını kapatamadı. Belki döner diye hep açık bıraktı.
Ev sessizleşmişti artık.
Sabahları çalar saat çalıyor ama kimse:
“Erdoğaan… Tren…” demiyordu.
İşte o zaman anladılar…
Bir ev bazen bir insan gidince değil, bir ses eksilince yalnızlaşıyordu.
Aylar geçti.
Bir sabah Erdoğan Bey yine işe giderken o büyük çınar ağacının önünde durdu. Dallar rüzgârda sallanıyordu.
Tam yürüyüp geçecekti ki yukarıdan tanıdık bir ses duydu.
“Erdoğaan…”
Bir anda donup kaldı.
Başını yavaşça kaldırdı.
Yaprakların arasında simsiyah bir gölge vardı sanki.
Tam seçemedi.
Bir anlığına sarı bir gaga parladı.
Sonra rüzgâr dalları savurdu.
Ve hiçbir şey kalmadı.
Erdoğan Bey yıllar sonra bile o ağacın önünden geçerken hep aynı şeyi söylerdi:
“Bazı canlılar kafeste yaşamıyor demek ki… Ne kadar sevsen de… Bir gün gökyüzünü seçiyorlar.”
Anıyı yaşayan ve anlatan Erdoğan Teke, yazan Ahmet Gencal
