2 Mayıs 2026 Cumartesi

"Kafayı Üşütmeyelim"

 


        Değerli arkadaşım Erdoğan Teke Bey’le bu kez Ekpa’da buluştuk. 02 Mayıs 2026 Cumartesi günü 14.30 ile 16.30 arasında beraber olmanın mutluluğunu yaşadık. Konuşmalarımızın doğal akışında hem hatıralarımızdaki burukluklardan hem 01 Mayıs’ta medyada görülen mutsuzluklardan hareketle mutluluk üzerinde sohbet ettik.

“Mutluluk nedir?” diye sordum. Erdoğan Bey de Ahmet Bey de örnekler de vererek güzelce mutluluğu tanımladılar. Bu defa da “Çevrenizdekiler mutsuzken mutlu olabilir misiniz diye sordum? Ne mümkün…

Ahmet Bey, bazıları mutlu oluyor deyince ben “İnsanlardan söz ediyorum.” dedim.

Bu konuya girmemin nedeni şu: Bu ara eski defterleri karıştırırken aldığım notlara takıldım: Goethe, çevre mutlu değilse mutlu olunamayacağını belirtiyor. Bu arada Ahmet, hocalarımızın komşu tanımlamasını söyledi: 40 ev doğu tarafında 40 ev batı tarafında. Kuzey ve güneyi de hesap edersek… Bir kişi yatağa aç girerse… Vaazlarda söylenenleri noktalayarak geçtik ama zenginlerin şatolara, sitelere, villalara geçip kimseleri görmedikleri üzerinde de durduk. Daha doğrusu İslamiyet’in ne derece uygulanabildiği üzerinde durduk. Bu arada söz yine Goethe’ye geldi:  

“Batı dünyasının gelmiş geçmiş en büyük edibi olarak kabul edilen ve Müslüman olup olmadığı hakkında çeşitli spekülasyonlar bulunan Alman şair ve yazar Wolfgang von Goethe, ömrünün son yıllarında Doğu medeniyetini ve İslam'ı tanımak amacıyla çeşitli çalışmalar yapmıştı.” Hatta sevgili peygamberimiz hakkında şiir de yazmıştı. Bu arada “Hatalarımı söyleyen adam, uşağımda olsa efendim sayılır.” sözünü sanırım Hz. Ebubekir’den esinlenerek söylemiştir. Çünkü Hz. Ebubekir’in de böyle bir sözü vardır.

Medyada işçilerimizin göz yaşlarını görünce, herkes gibi bizim de içimiz kan ağladı. Böyleyken siyasetten konuştuğumuz zannedilmesin. Böyle siyaset olmaz olsun. Biz insanlıktan söz ettik:

İnsan olarak amacımız nedir? Yaratılış amacını gerçekleştirmek yani Allah’a kulluk görevimizi tam olarak yerine getirmektir. Peki, kulluk görevi nedir? Allah’ın (cc) bütün buyruklarını yerine getirmektir. Bunları yerine getirebilmek için de yaratılış potansiyelimizi (kâmil insan, halife olabilme potansiyelimizi) gerçekleştirebilmek gereklidir. Daha açık deyişle evren bize emanettir. Hayvanlardan da biz sorumluyuz, ormanlardan da. Kurttan kuştan da…

Bu arada Erdoğan Bey, Şile’de kaldığı yıllarda sokakta kalan köpek yavrularına sitelerinin müsait yerinde nasıl kulübe yaptıklarını, onlara nasıl baktıklarını anlattı. Köpek yavrularına… Az kalsın “bile” kelimesini kullanacaktım. Allah’ın gücüne gider. Canlı cansız her şey bize emanet… (Bu konuda Ahmet Bey'in çalışmasının örnek bir çalışma olduğunu, görülmeye ve okunmaya değer olduğunu belirtelim. Tıkla-gör)

Ahmet, internete girerek Erdoğan Bey’in İsviçre de kaldığı köyü gösterdi. Erdoğan Bey, İşte bu evde 14 yıl kaldık, dedi. Bu arada çevredeki ağaçlar yerli yerinde. Ormanlar da… Ya, bizde?

Erdoğan Bey, iplik fabrikası patronunun arazisinin içinden geçen bir dereden söz etti. Evet, balık kaynayan bir dereden. Balık tutmanın bir mevsimi, zamanı vardı. Herkes uyardı… Patronun fabrikaya bisikletle gidip geldiğini de ayrıca belirtelim.

İsviçre anıları ve çağrıştıkları ışığında kendi yöremize bakıyoruz. İnsanımıza ve tabiatımıza böyle hor bakanları getiriyoruz gözümüzün önüne…

...

EKPA’ya girince hava güneşliydi. Yazlıklarımı giymiştim. Elimde baston, kafamda güneşliğim vardı. İki saat geçti geçmedi birden bozdu hava. Ahmet, hasta olmamam için sohbeti sonlandırmayı isteyince kalkıverdik. Öyle ki tam dairemizden içeri girdik ki yağmur ve yer yer dolu başladı. Bu son yıllarda havalar hep böyle. Aman aman çok dikkatli olalım. Kafayı üşütmeyelim.

Sabahattin Gencal, 02. 05. 2026 

__________________________  

Hz. Muhammed'e Şiir ve Goethe'nin şiirlerinden


                                   Şile’nin Vicdanı: Erdoğan Bey

 


Şile’nin Vicdanı: Erdoğan Bey

 



Şile’nin o meşhur, hırçın Karadeniz rüzgârının uğultusu, yazlıkçılar şehre döndüğünde geriye sadece huzurlu bir sessizlik bırakırdı. Herkesin kapısına kilit vurup İstanbul’un kalabalığına karıştığı o soğuk kış günlerinde, yan yana duran üç villada ışıklar hâlâ yanıyordu. Bu üç evin sahipleri, dostlukları yıllara meydan okuyan, kader birliği yapmış üç aileydi. En başta ise Trabzon’un mertliğini, İsviçre’nin disipliniyle harmanlamış olan Erdoğan Bey vardı.

Erdoğan Bey, uzun yıllar gurbette ter dökmüş, memleket hasretini dindirmek için döndüğünde Ümraniye’de bir nalbur dükkânı açmıştı. Çalışkanlığıyla tanınan bu güzel adamın kalbi, en az dükkanındaki demirler kadar sağlam, ama bir o kadar da yufkaydı.

Akıllı Misafir: "Sultan"

O kış, mahallenin sahipleri şehre dönerken, bahçelerinden birinde karnı burnunda bir köpek kalmıştı. Adı Sultan’dı. Sahipleri gitmiş, mama kapları boşalmıştı. Sultan, içgüdüleriyle biliyordu ki kendi kulübesinde doğurursa yavruları soğuktan ve açlıktan telef olacaktı. Bir gece, fırtına patlak vermeden hemen önce, Sultan o akıllıca kararı verdi: Issız villanın önünden ayrıldı ve ışığı yanan, bacası tüten o üç dostun kapısına sığındı.

Sabah olduğunda Erdoğan Bey bahçeye çıktığında gözlerine inanamadı. Kapısının hemen önünde, Sultan yedi tane minik mucizeyi dünyaya getirmişti.


Merhametin İnşası

Arkadaşlarından biri, Sultan’ı eski sahiplerinin bahçesindeki kulübesine götürmeyi teklif etti. Ama Erdoğan Bey durdu, Sultan’ın o mahzun ama güven dolu gözlerine baktı.

"Bak yahu," dedi Erdoğan Bey Karadeniz şivesinin o sıcak tınısıyla, "Bu hayvan buraya boşuna gelmedi. Sahiplerinin gittiğini, orada kimsesiz kalacağını biliyor. Bize sığındı bu can. Bize sığınanı biz kapı dışarı eder miyiz hiç? Günahtır, yazıktır."

Erdoğan Bey hemen telefona sarıldı. Ümraniye’deki dükkanını arayıp en kaliteli keresteleri, yalıtım malzemelerini ve çivileri hazırlattı. Akşam dönüşte arabasının arkası bir şantiye alanı gibiydi. Üç arkadaş toplandılar; Erdoğan Bey işin ustasıydı, diğer dostları da ona çıraklık etti. Üç dönümlük ortak arazilerinin en korunaklı köşesine, adeta bir saray yavrusu gibi sağlam, içi yumuşacık samanlarla dolu bir kulübe inşa ettiler.

Şile’nin "Yedi Küçük Dev Adamı"

Sultan artık o arazinin kraliçesiydi. Yavrularına da birer birer isimler verildi: Karabaş, Çakır, Pamuk, Zeytin, Yaman, Duman ve Alabaş.

Erdoğan Bey’in her akşamki rutini değişmişti. Ümraniye’den dönerken elinde poşetlerle, taze sütlerle, mamalarla geliyordu. O, iş kıyafetlerini bile çıkarmadan hemen Sultan ve yavrularının yanına koşuyor, sanki günün tüm yorgunluğunu o minik patilerin arasında atıyordu.

·                     Erdoğan Bey’in Eşi ve Diğer Hanımlar: Komşu hanımlarla birlikte her gün evlerinde pişen yemeklerden Sultan’a pay ayırıyor, yavruların bakımını anne şefkatiyle yapıyorlardı.

·                     Oyun Saatleri: Akşamları üç aile bahçede toplanıyor, yavruların oynaşmasını izlerken çaylarını yudumluyorlardı. Şile’nin o dondurucu kışında, bu küçük canlılar sayesinde içleri ısınıyordu.


Bir İnsanlık Dersi

Erdoğan Bey, o kış boyunca sadece bir barınak değil, bir sevgi köprüsü kurmuştu. Hayvanların dilinden anlamak için âlim olmaya gerek olmadığını, sadece "insan" olmanın yettiğini herkese göstermişti. Sultan’ın o akıllıca seçimi, Erdoğan Bey gibi koca yürekli bir adamın şefkatiyle birleşince, yedi yavru da baharın güneşini sağlıkla karşıladı.

Bugün Şile’de o üç villanın önünden geçenler, sadece lüks evler görmezler; orada bir dostluğun, bir merhametin ve Erdoğan Bey’in o Trabzonlu delikanlı yüreğinin hikâyesini dinlerler rüzgârdan. Çünkü Erdoğan Bey biliyordu ki; dünyayı sadece sevgi ve karşılıksız yapılan iyilik kurtaracaktı.

 

Rabbani'nin Mektupları- 070

 İmam-ı Rabbani Hazretleri tarafından Hanlarhanı'na yazılan 70. Mektup, insanın yaratılışındaki "camiiyet" (her şeyi özünde toplama) vasfının doğurduğu iki zıt sonucu ve bu süreçte izlenmesi gereken kulluk edebini konu alır.

Mektubun sistematik özeti şu şekildedir:

1. İnsanın Çift Yönlü Mahiyeti: Yakınlık ve Uzaklık

İnsanın evrendeki her şeyi kendinde barındıran kapsamlı yapısı, onun hem en yüksek mertebelere çıkmasına hem de en aşağılara düşmesine neden olabilir.

  • Yakınlık Sebebi: İnsanın her türlü ilahi isim ve sıfata ayna olabilme kabiliyeti, onu Allah’a en yakın varlık yapar. Bu durum, "Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım" hadis-i kudsisi ile açıklanır.

  • Uzaklık Sebebi: İnsanın bu dünyadaki her şeye muhtaç yaratılması, onun eşya ile çok sayıda bağ kurmasına ve bu bağlılıklar nedeniyle asıl yaratıcısından uzaklaşıp dalalete düşmesine yol açabilir.

  • Örnekler: İnsanlık mertebesinden hem alemlerin efendisi Hz. Muhammed (s.a.v) hem de ilahi huzurdan dışlanan Ebû Cehil çıkmıştır.

2. Kurtuluş Yolu: Bağlılıklardan Arınma ve İttiba

İnsanın dünyevi bağlardan tamamen kopması zordur; ancak bu bağların manevi yükselişe engel olmaması için belirli kurallara uyulmalıdır:

  • Sünnete Uygun Yaşam: Dünyevi işlerde ve geçim derdinde, Şeriat sahibine (Hz. Peygamber) ve Sünnet-i Seniyye’ye tam bir bağlılık gösterilmelidir. Ebedi saadet ancak bu ittiba ile mümkündür.

  • Zekâtın Mahiyeti: Malın ve ticaret eşyasının zekâtı verilmelidir. Bu ibadet, sadece mali bir yükümlülük değil, aynı zamanda kalbin dünya malına olan bağlılığını kesmek için bir vesiledir.

3. Amellerde Niyet ve İhlas

Gündelik yaşamdaki temel ihtiyaçlar karşılanırken nefsin hazları değil, ilahi rıza gözetilmelidir:

  • Yeme ve Giyim Adabı: Yemek yerken amaç nefsi doyurmak değil, ibadet için kuvvet toplamak olmalıdır. Güzel giyinmek ise gösteriş için değil, "Her namaz vaktinde ziynetinizi (temiz kıyafetinizi) alınız" emrine uymak için tercih edilmelidir.

  • Niyetin Zorlanması: Eğer kalpte hakiki bir niyet kendiliğinden oluşmuyorsa, kişi kendini iyi niyetli olmaya zorlamalı ("Ağlayamıyorsanız, ağlamaya çalışınız" düsturu gereği) ve samimiyet için Allah’a dua etmelidir.

4. Sonuç ve Tavsiye

Tüm işlerde dindar âlimlerin fetvalarına uyulmalı, ruhsatlar yerine azimetler (takvaya en uygun olan) tercih edilmelidir. Kişi yaptığı her hayırlı işi kurtuluşu için bir vesile görmeli ve şükretmelidir; zira iman ve şükür azabı engelleyen temel unsurlardır.

"Vuslata Hazır mısın?

 Nihat Hatipoğlu'nun "Vuslata Hazır mısın?" başlıklı yazısını aşağıda sistematik bir şekilde özetledim ve ardından değerlendirmemi sundum.

Metnin Sistematik Özeti

Yazı, temel olarak insanın kaçınılmaz sonu olan ölüm, dünya hayatının geçiciliği ve ahirete hazırlık temaları üzerine kurulmuştur.

1. Ölümün Kaçınılmazlığı ve Zamanlaması:

  • Yazar, ölümün ne zaman ve nerede geleceğinin belirsizliğini vurgular. Hiç kimsenin bir sonraki anı garanti edemediğini, her nefesin bir son olabileceğini hatırlatır.

  • Ölümün bir son değil, "vuslat" (kavuşma) ve asıl yurda dönüş olduğunu ifade eder.

2. Dünya Hayatının Aldatıcı Doğası:

  • Dünyanın bir "oyun ve eğlence" yeri olduğu, insanın bu meşgalelere dalarak asıl amacını unuttuğu belirtilir.

  • Yazıda, insanın sahip olduğu makam, mevki ve malın ölüm anında hiçbir fayda sağlamayacağı, geriye sadece amellerin kalacağı hatırlatılır.

3. Muhasebe ve Hazırlık Çağrısı:

  • Okuyucuya "Heybeni neyle doldurdun?" sorusu yöneltilerek vicdani bir iç muhasebe yapılması istenir.

  • Dürüstlük, kul hakkı gözetme, namaz, ibadet ve güzel ahlakın "ebedi yolculuk" için en önemli azıklar olduğu vurgulanır.

4. Merhamet ve Umut:

  • Yazar, Allah'ın rahmetinin genişliğini hatırlatarak, günahkar dahi olunsa tövbe kapısının açık olduğunu ve samimi bir yönelişin kurtuluşa vesile olacağını belirtir.


Görüşlerim ve Değerlendirme

Nihat Hatipoğlu’nun bu yazısı, klasik İslam düşüncesindeki "memento mori" (ölümü hatırla) geleneğinin modern bir dille kağıda dökülmüş halidir. Metin hakkındaki değerlendirmelerim şunlardır:

  • Üslup ve Etki: Yazar, hitabet gücünü yazıya da yansıtmış. Okuyucuyu doğrudan "sen" diliyle muhatap alması, metnin duygusal etkisini artırıyor. Tehditkâr bir dilden ziyade, uyandırıcı ve sarsıcı bir ton tercih edilmiş.

  • Toplumsal Eleştiri: Yazının satır aralarında, günümüz insanının dünyevileşme (sekülerleşme) hızına ve maneviyattan kopuşuna dair örtük bir eleştiri var. İnsanların "hiç ölmeyecekmiş gibi" yaşama yanılgısına dikkat çekilmesi, toplumsal bir farkındalık yaratma amacı taşıyor.

  • Felsefi Bakış: Yazıda ölümün bir "korku" unsuru olarak değil, bir "vuslat" (sevgiliye/Allah'a kavuşma) olarak tanımlanması, Mevlana’nın "Şeb-i Arus" (Düğün Gecesi) felsefesiyle paralellik gösteriyor. Bu bakış açısı, inançlı bir insan için ölüm kaygısını (thanatophobia) yönetilebilir bir seviyeye çekmeye yardımcı olabilir.

  • Eksiklik/Eleştiri: Yazı, bireysel ahlak ve ibadet üzerine yoğunlaşırken, bu güzel ahlakın toplumsal adalete ve kolektif iyiliğe nasıl dönüşeceğine dair daha somut örneklere yer verebilirdi. Ancak bir köşe yazısı formatı gereği, daha çok kalp ve vicdan odaklı kalması tercih edilmiş görünüyor.

Sonuç olarak; metin, koşturmaca içindeki modern insana bir "dur ve düşün" molası vermeyi amaçlayan, manevi hatırlatmalar içeren etkili bir nasihatnamedir.