![]() |
| Sabahattin Gencal - Ahmet Gencal Çekmeköy'deki evlerinin önünde... |
Sağımızdaki
masada oturan iki beyefendi bir müddet geçtikten sonra kalktılar. Genç olanı
hesap ödemeye gitti herhalde. Diğeri bize döndü, birkaç adım attı ve önce Ahmet’e
sonra bana bakarak; “Ağabeyiniz mi?” dedi. Öyle güzel söyledi ki nasıl yazsam
bilmem ki… İçim rahatladı mı desem, ferahladı mı desem. İçimin yağları erimek
üzere iken sol eliyle omuzuma dokundu ve “Ben de seksen yedi yaşındayım.” dedi.
87’mi?
Ben demek yeterliyken "ben de" demenin ne âlemi var? Neşem bozuldu. Birden keyfim
kaçtı. Kaçış o kaçış…
Ahmet,
“Babam…” diye tanıtınca, “Baba ve oğulun böyle oturması, sohbeti, muhabbeti… ne
güzel…” falan filan diye konuştu. Ama bir kere kafam karıştı ya söylenenleri
tam anlayamadım. Tam anlayabilsem bir güfte olurdu…
Neyse
ki adamın adını sorabildim. Meğer bir müzisyenle karşı karşıya imişiz: “GÜLER
(Güner) – “ Hafif batı müziği sanatçısı; piyano, org ve flüt çalar; 1939 da İstanbul’da
doğdu, İstanbul Konservatuvarından mezundur, Fransızca bilir ...” Yirmi senedir
bu mahallede. Buluşmak ve görüşmek dileğiyle ayrıldı.
Camekânın
tam yanında oturuyorduk. Dışarıda yürüyüşlerini gördük. Maşallah bir genç gibi
yürüyebiliyor. Oysa ben, bir elim Ahmet’in kolunda ve öbür elimde baston… Ağır
ağır inerek geldik bu mekâna.
Ahmet’le evden çıkınca sordu bana, nereye gidelim? Gidebileceğimiz dört mekândan burasını seçtim. Giderken bayır aşağı gidiliyor. Gelirken de arabaya bineriz, dedim. Keşke binseydik. Ama ben yavaş yavaş da olsa, dura dura da olsa yaya dönmeyi tercih ettim. Böreklerden aldığımız kaloriyi başka nasıl verebilirdim.
Eve
gelir gelmez yatıverdim. Kalkınca Ahmet, büyük oğlumun selâmını söyledi ve
ekledi. Fuat, yanlış yapmışsınız, dedi. Babamın madem göğsü ağırıyordu ramba
çıkmayacaktınız…
Birden
ne kadar da yazmış oldum. Ben yazmaya yeni başlıyor gibiyim.
Kafenin
ismi değişmiş. Limon ismi Beslen olmuş. Fırın da var ya isabetli bir isim. Yeni
sahibini görmedim. Garson değişikliğin üç ay önce olduğunu söyledi. Demek ki
ben üç aydır…
Daha
çok şeyler değişmiş. Yeni apartmanlar dikilmiş. Dikilmiş kelimesinden
hareketle, Ahmet’in deyişiyle söyleyeyim: Bir fidan dikecek yer yok. Bir metrelik
yer yok. Buralar ormanlıktı. Ormana bu kadar kıyılır mı? İspanya’da matator ve
boğa güreşleri aklıma geldi. Boğa kırmızıya nasıl da hücum ediyor. Konunun
sadece bu kısmını yazacaktım. Bazılarımız da yeşili görünce öyle hücum ediyor,
köylü möylü, yurttaş murttaş dinlemiyor diyecektim. Google baktım. Sonu görünce…
Üzülmemek mümkün değil. Ah insan oğlu. Demek ki öteden beri geliyor insan
oğlunun acımasızlığı… Büyük laflar ettik. Benzetmeleri ileri götürmeden hemen
kafeye kaçalım:
Kafede
oğlum demeyeyim arkadaşım Ahmet’le yazılarımız üzerinde konuşmaya başladık.
Ahmet aynı zamanda editördür. Benim “karakovan” benzetmemi güzel buldu. Sözde
bu benzetme üzerinde duracaktım. Derler ya neye niyet neye kısmet. Bugün de
farklı yazmış olduk.
Yazmışken
şunu da yazıvereyim: Biz yazar ve şair Ahmet’le her çıktığımızda, Ahmet zaman
zaman yanımdan ayrılır. O ayrılınca ben öyle tek başıma duramıyorum ne dense.
Ya telefona bakacağım ya da yazı yazacağım. Boş durmamak için tabii. Bu da ayrı
bir hastalık. Rahmetli bir arkadaşım. “Boş durma yorulursun.” demişti bana.
Yazdıklarımın fotoğraflarını çektik. Hatıra diye ekleyeceğim.
Sonuç
olarak şunu yazayım: Topu topu 2 saat yirmi dakika dışarıda kaldım.
Gözlemlerimi yazabilsem değil iki saatte okumak iki günde bile okunması
bitmezdi. Her gün dışarıya çıkabilenler bunun şükrünü bilmiyorlar gibime
geliyor.
Ne
mutlu şükrünü eda edebilenlere.
Sabahattin
Gencal, İstanbul, 04. 04. 2026




