Şile’nin o
meşhur, hırçın Karadeniz rüzgârının uğultusu, yazlıkçılar şehre döndüğünde
geriye sadece huzurlu bir sessizlik bırakırdı. Herkesin kapısına kilit vurup
İstanbul’un kalabalığına karıştığı o soğuk kış günlerinde, yan yana duran üç
villada ışıklar hâlâ yanıyordu. Bu üç evin sahipleri, dostlukları yıllara
meydan okuyan, kader birliği yapmış üç aileydi. En başta ise Trabzon’un
mertliğini, İsviçre’nin disipliniyle harmanlamış olan Erdoğan Bey vardı.
Erdoğan Bey,
uzun yıllar gurbette ter dökmüş, memleket hasretini dindirmek için döndüğünde
Ümraniye’de bir nalbur dükkânı açmıştı. Çalışkanlığıyla tanınan bu güzel adamın
kalbi, en az dükkanındaki demirler kadar sağlam, ama bir o kadar da yufkaydı.
Akıllı
Misafir: "Sultan"
O kış,
mahallenin sahipleri şehre dönerken, bahçelerinden birinde karnı burnunda bir
köpek kalmıştı. Adı Sultan’dı. Sahipleri gitmiş, mama kapları
boşalmıştı. Sultan, içgüdüleriyle biliyordu ki kendi kulübesinde doğurursa
yavruları soğuktan ve açlıktan telef olacaktı. Bir gece, fırtına patlak
vermeden hemen önce, Sultan o akıllıca kararı verdi: Issız villanın önünden
ayrıldı ve ışığı yanan, bacası tüten o üç dostun kapısına sığındı.
Sabah
olduğunda Erdoğan Bey bahçeye çıktığında gözlerine inanamadı. Kapısının hemen
önünde, Sultan yedi tane minik mucizeyi dünyaya getirmişti.
Merhametin
İnşası
Arkadaşlarından
biri, Sultan’ı eski sahiplerinin bahçesindeki kulübesine götürmeyi teklif etti.
Ama Erdoğan Bey durdu, Sultan’ın o mahzun ama güven dolu gözlerine baktı.
"Bak
yahu," dedi Erdoğan Bey Karadeniz şivesinin o sıcak tınısıyla, "Bu
hayvan buraya boşuna gelmedi. Sahiplerinin gittiğini, orada kimsesiz kalacağını
biliyor. Bize sığındı bu can. Bize sığınanı biz kapı dışarı eder miyiz hiç?
Günahtır, yazıktır."
Erdoğan Bey
hemen telefona sarıldı. Ümraniye’deki dükkanını arayıp en kaliteli keresteleri,
yalıtım malzemelerini ve çivileri hazırlattı. Akşam dönüşte arabasının arkası
bir şantiye alanı gibiydi. Üç arkadaş toplandılar; Erdoğan Bey işin ustasıydı,
diğer dostları da ona çıraklık etti. Üç dönümlük ortak arazilerinin en
korunaklı köşesine, adeta bir saray yavrusu gibi sağlam, içi yumuşacık
samanlarla dolu bir kulübe inşa ettiler.
Şile’nin
"Yedi Küçük Dev Adamı"
Sultan artık
o arazinin kraliçesiydi. Yavrularına da birer birer isimler verildi: Karabaş,
Çakır, Pamuk, Zeytin, Yaman, Duman ve Alabaş.
Erdoğan
Bey’in her akşamki rutini değişmişti. Ümraniye’den dönerken elinde poşetlerle,
taze sütlerle, mamalarla geliyordu. O, iş kıyafetlerini bile çıkarmadan hemen
Sultan ve yavrularının yanına koşuyor, sanki günün tüm yorgunluğunu o minik
patilerin arasında atıyordu.
·
Erdoğan Bey’in Eşi ve Diğer Hanımlar: Komşu
hanımlarla birlikte her gün evlerinde pişen yemeklerden Sultan’a pay ayırıyor,
yavruların bakımını anne şefkatiyle yapıyorlardı.
·
Oyun Saatleri: Akşamları üç aile bahçede
toplanıyor, yavruların oynaşmasını izlerken çaylarını yudumluyorlardı. Şile’nin
o dondurucu kışında, bu küçük canlılar sayesinde içleri ısınıyordu.
Bir İnsanlık
Dersi
Erdoğan Bey,
o kış boyunca sadece bir barınak değil, bir sevgi köprüsü kurmuştu. Hayvanların
dilinden anlamak için âlim olmaya gerek olmadığını, sadece "insan"
olmanın yettiğini herkese göstermişti. Sultan’ın o akıllıca seçimi, Erdoğan Bey
gibi koca yürekli bir adamın şefkatiyle birleşince, yedi yavru da baharın
güneşini sağlıkla karşıladı.
Bugün
Şile’de o üç villanın önünden geçenler, sadece lüks evler görmezler; orada bir
dostluğun, bir merhametin ve Erdoğan Bey’in o Trabzonlu delikanlı yüreğinin hikâyesini
dinlerler rüzgârdan. Çünkü Erdoğan Bey biliyordu ki; dünyayı sadece sevgi ve
karşılıksız yapılan iyilik kurtaracaktı.
