2 Mayıs 2026 Cumartesi

Şile’nin Vicdanı: Erdoğan Bey

 



Şile’nin o meşhur, hırçın Karadeniz rüzgârının uğultusu, yazlıkçılar şehre döndüğünde geriye sadece huzurlu bir sessizlik bırakırdı. Herkesin kapısına kilit vurup İstanbul’un kalabalığına karıştığı o soğuk kış günlerinde, yan yana duran üç villada ışıklar hâlâ yanıyordu. Bu üç evin sahipleri, dostlukları yıllara meydan okuyan, kader birliği yapmış üç aileydi. En başta ise Trabzon’un mertliğini, İsviçre’nin disipliniyle harmanlamış olan Erdoğan Bey vardı.

Erdoğan Bey, uzun yıllar gurbette ter dökmüş, memleket hasretini dindirmek için döndüğünde Ümraniye’de bir nalbur dükkânı açmıştı. Çalışkanlığıyla tanınan bu güzel adamın kalbi, en az dükkanındaki demirler kadar sağlam, ama bir o kadar da yufkaydı.

Akıllı Misafir: "Sultan"

O kış, mahallenin sahipleri şehre dönerken, bahçelerinden birinde karnı burnunda bir köpek kalmıştı. Adı Sultan’dı. Sahipleri gitmiş, mama kapları boşalmıştı. Sultan, içgüdüleriyle biliyordu ki kendi kulübesinde doğurursa yavruları soğuktan ve açlıktan telef olacaktı. Bir gece, fırtına patlak vermeden hemen önce, Sultan o akıllıca kararı verdi: Issız villanın önünden ayrıldı ve ışığı yanan, bacası tüten o üç dostun kapısına sığındı.

Sabah olduğunda Erdoğan Bey bahçeye çıktığında gözlerine inanamadı. Kapısının hemen önünde, Sultan yedi tane minik mucizeyi dünyaya getirmişti.


Merhametin İnşası

Arkadaşlarından biri, Sultan’ı eski sahiplerinin bahçesindeki kulübesine götürmeyi teklif etti. Ama Erdoğan Bey durdu, Sultan’ın o mahzun ama güven dolu gözlerine baktı.

"Bak yahu," dedi Erdoğan Bey Karadeniz şivesinin o sıcak tınısıyla, "Bu hayvan buraya boşuna gelmedi. Sahiplerinin gittiğini, orada kimsesiz kalacağını biliyor. Bize sığındı bu can. Bize sığınanı biz kapı dışarı eder miyiz hiç? Günahtır, yazıktır."

Erdoğan Bey hemen telefona sarıldı. Ümraniye’deki dükkanını arayıp en kaliteli keresteleri, yalıtım malzemelerini ve çivileri hazırlattı. Akşam dönüşte arabasının arkası bir şantiye alanı gibiydi. Üç arkadaş toplandılar; Erdoğan Bey işin ustasıydı, diğer dostları da ona çıraklık etti. Üç dönümlük ortak arazilerinin en korunaklı köşesine, adeta bir saray yavrusu gibi sağlam, içi yumuşacık samanlarla dolu bir kulübe inşa ettiler.

Şile’nin "Yedi Küçük Dev Adamı"

Sultan artık o arazinin kraliçesiydi. Yavrularına da birer birer isimler verildi: Karabaş, Çakır, Pamuk, Zeytin, Yaman, Duman ve Alabaş.

Erdoğan Bey’in her akşamki rutini değişmişti. Ümraniye’den dönerken elinde poşetlerle, taze sütlerle, mamalarla geliyordu. O, iş kıyafetlerini bile çıkarmadan hemen Sultan ve yavrularının yanına koşuyor, sanki günün tüm yorgunluğunu o minik patilerin arasında atıyordu.

·                     Erdoğan Bey’in Eşi ve Diğer Hanımlar: Komşu hanımlarla birlikte her gün evlerinde pişen yemeklerden Sultan’a pay ayırıyor, yavruların bakımını anne şefkatiyle yapıyorlardı.

·                     Oyun Saatleri: Akşamları üç aile bahçede toplanıyor, yavruların oynaşmasını izlerken çaylarını yudumluyorlardı. Şile’nin o dondurucu kışında, bu küçük canlılar sayesinde içleri ısınıyordu.


Bir İnsanlık Dersi

Erdoğan Bey, o kış boyunca sadece bir barınak değil, bir sevgi köprüsü kurmuştu. Hayvanların dilinden anlamak için âlim olmaya gerek olmadığını, sadece "insan" olmanın yettiğini herkese göstermişti. Sultan’ın o akıllıca seçimi, Erdoğan Bey gibi koca yürekli bir adamın şefkatiyle birleşince, yedi yavru da baharın güneşini sağlıkla karşıladı.

Bugün Şile’de o üç villanın önünden geçenler, sadece lüks evler görmezler; orada bir dostluğun, bir merhametin ve Erdoğan Bey’in o Trabzonlu delikanlı yüreğinin hikâyesini dinlerler rüzgârdan. Çünkü Erdoğan Bey biliyordu ki; dünyayı sadece sevgi ve karşılıksız yapılan iyilik kurtaracaktı.