9 Haziran 2026 Salı

“Adalet Hâlâ Mülkün Temeli Midir?”

 



Yine yalnızım. Yine kendimle baş başayım. Biraz önce internet dünyasında gezerken okuyordum. Şimdi otururken düşünüyorum.

Okumam da zorlaştı. Düşünmem? Onu hiç sormayın. Düşünüyorum derken bile neyi kastettiğimi bile anlatamayacağım.

Ben hep leb diyeceğim. Okuyucu leblebi anlarsa sevineceğim.

Bak, okuyucu dedim. Demek ki yazdıklarımı paylaşmayı da planlıyorum. O halde bırakma kendini. Toparla kendini. Kendine gel. Demesi kolay kendine gel.

Kafam karışık. Mikserin düğmesine basılmış gibi…

Falan yazarın falan kitabının falan sayfasında şunlar yazılı nasıl diyebilirim? Eskiden mikser yoktu. Yazılarımda açık seçik sunardım. Filancı, şu kitabında böyle diyor. Öyle de gerekir. Emeğe saygı bu.

Eskiden de karıştırıcı kullanılırdı. Kudalı duymuşsunuzdur. Çocukluğumuzda iki avucumuzun arasında çevirirdik. Kuymağı öyle yapardık ki... Karalahanayı karıştırmak için daha büyük kudallar vardı.

Kudal nerden düştü aklıma. Şundan olabilir mi? Eskiden siyaseti muhlamayı karıştırır gibi karıştırırlardı. Şimdilerde mikserle karıştırıyorlar. El gücüyle değil. Vallahi billahi bizim bir dahlimiz yok da diyebiliyorlar. Ama düğmeye basacakları zamanı da iyi biliyorlar. Haa, bir de cereyan lazımdı değil mi? Nereden geliyor bu elektrik. CIA’dan ve onunla çalışanlardan ithal olmasın …

Nerden nereye? Emekli ve yaşlı bir öğretmen, üstelik Türkçe ve edebiyat öğretmenin kafası niye böyle eser. Trabzon fırtınası gibi esmek ne demek…

Diyeceksiniz ki; sözde edebiyat yapmaya başladı. Ne münasebet efendim, ne demek sözde? Bir deneyin, yeniden okuyuverin. Öyle açık açık yazılan lok gibi bir cümle var mı? Yok. İşte edebiyat budur. Okuyucu rendeleyecek, icabında zımpara kullanacak veee cilalayacak ki edebiyat olsun.

Edebiyat mı dedim. Sahi edebiyat düşünce ve ilerleme evrelerinin kaçıncı basamağıydı? Bir büyük yazar birinci demişti. Ondan sonra sanat demişti. Bir başka büyük yazar önce sanat demişti sonra edebiyat. Ve devamı var: Sanat, edebiyat, din, felsefe ve bilim.

Basamak deyince merdiveni çağrıştırdım. Google’a baktım. Ooo bayağı gelişme var. Bir sürü merdiven çeşitleri. Benim canlandırdığım merdiven doğduğumuz yörede kullandığımız ahşap merdiven. Filmlerde de görülür bazen. Dışarıdan pencere önüne dayanan merdivenden aşık çıkmaktayken… Kameti uzatmak için değil. Merdivenin hafızada iyice yerleşmesi için yazdım bunları.

Merdiveni anlatabildin mi? Basamaklarını yazmıştım: Sanat, edebiyat, din, felsefe ve bilim. Sen daha yüksek yerlere çıkacaksan basamak ekleyebilirsin. Bu basamaklar yerini bulmadıkça ne işe yarar? Sağda ve solda dikmeler vardı değil mi? Birine ahlak diyelim, birine de adalet. Yavaş yavaş kuruluyor merdiven. Basamakları bu iki dikmeye iyi çak ki basamağa basan düşmesin. Aralıkları da ölçülü olsun ki rahat çıkabilelim.

Değerli okuyucular, değerli dostlar bu merdiven benzetmesi de benden yadigâr olsun. Bu merdivenle birçok konuya çıkabilirsiniz. Deneyin isterseniz:

Bir edebiyatçıyla mı karşılaştınız. Sorunuz. Edebiyat basamağınız ahlak ve adalet dikmelerine (düşey direklerine) iyice çakılı mı? Eee birine çakıl da öbürüne. Geç geç deyin ki ben de rahatlayayım. Sabahattin Gencal’ın eserlerini edebiyattan saymayanlar siz miydiniz?

Sanatçıya da felsefeciye de, bilim adamına da sorun. Din adamlarına derken bir ayırım yapacağım. Gerçek dindarlara elbette saygılıyız. Ama ahlak ahlak dediği halde davranışları buna uymayanlar…

Ben başta söylemiştim. Benim kafa biraz karışık. Yukarıda din adamlarının adalet anlayışı konusunda yazacaktım ki Mahkemelerde yargıçların arkasındaki duvarda yazılanlar gözümün önüne geldi. Atatürk maskının altında “Adalet mülkün temelidir.” yazısı.

Hemen Googl’a girerek bu görsele iyice baktım. Düşündüm, düşündüm… Yargıçların, hukukçuların bu dönemde de suskun olmasına anlam veremedim. Bakın falan yargıç, filan kişi denmiyor. Bile bile veya bilmeden her neyse yalnızca yanlış hüküm verenlere değil bütün yargıçlara güven sarsılıyor. Ve öyle oluyor ki sittin senede bile bu güven kazanılamaz duruma geliyor. Tabii bu konuda bizleri aydınlatanlara minnettarız.

“Adalet hâlâ mülkün temeli midir, yoksa mülkün bekçisinin anahtarı hâline mi gelmektedir?

“Bu soru, yalnızca bir hukuki tartışma değildir. Bu, devletin ruhuna atılan bir sorudur. Çünkü adalet çürürse, mülk yani devlet gövdesi ayakta kalamaz. Eğer adalet, gücün hizmetine girerse; devlet, kişilerin saltanat alanına dönüşür.” (Tolga Aktaş, https://ideapolitik.com/adalet-mulkun-temeli-mi-yoksa-mulkun-bekcisinin-anahtari-mi/)

Bak kardeşim. Şimdiye dek sandıktan, seçimden, partilerden, siyasetçilerden ve siyasetten bahseder miydim?  Şimdi de bunlar konumun dışında. Mesele bunlar değil. Mesele Cumhuriyetimizin bütün değerleriyle beraber tehlikede olduğu meselesidir. Üzülüyorum. Elimden bir şey gelmemesi de ayrıca üzüyor beni.

Odasından dışarıya çıkamayan, kendi rahatsızlıklarından çok ülke ve hatta dünya bütünündeki çürümüşlüğe üzülen birini hayal edebiliyor musunuz?

Ben bir öğretmenim. Bizim eserimiz böyle mi olacaktı?

Kusura bakmayın duygulandım yine.

Sizler sakın duyguya kapılmayın ve akıl yürütmeye başlayın:

Sözünü ettiğimiz merdivenin düşey direkleri yani ahlak ve adalet kaldı mı? Sanat, edebiyat, din, felsefe, bilim ne alemde?

Bu arada hukukçulara çok sitem ettik. Haklarını helâl etsinler. Sanatçılar, edebiyatçılar, felsefeciler, bilim adamları siz rahat mısınız? Ürünleriniz bu topluma ne kazandırıyor?

Okuyucularımdan da özür diliyorum. Ben ki hep umut aşılardım, nasıl olduysa bugün… Rahatsızlığıma verin. Ve de karamsarlığı atıverin gitsin.

Dünya'ya geldik bir kere/ Kavgayı unut her gün bu şarkımı söyle…

Güzel günler dileğiyle…

Sabahattin Gencal, İstanbul, 09. 06. 2026

 

Hâkim Kürsüsünden hüküm Verilir Ders Değil

 


(...)

        Her bakımdan tam bağımsız olarak vicdanlarıyla baş başa kalan hâkimlerimiz duruşma salonu hâkim kürsüsünden ders veremez. Hüküm verme kurallarının gerektirdiği biçimde hüküm verir. Hâkim istediği hükmü verir. Bu hükmü uygun görmeyenler üst mercilere başvurabilir; ama hâkime doğum öncesinde de sonrasında da hiç kimse bir şey söyleyemez. Dolaylı biçimde de olsa hâkim kınanamaz, itibarsızlaştırılamaz. Tekrar ediyorum hâkim kürsüsünden hüküm verilebilir ancak ders verilemez. Ders için değil birkaç ay birkaç sene, bir gün bile ceza verilemez.

Dikkat dikkat! Bu yazımızda adalet ebelerinin ders verdiklerini ima etmiyorum. Onların zihnini okuyamayız, vicdanlarını göremeyiz. Ancak bu son yıllarda, aylarda ve günlerde hâkimlerin kararlarını ders aracı olarak kullanan başta siyasetçiler olmak üzere gazeteciler ve yazarların çok büyük yanlışa düdüklerini görüyoruz. Ve birkaç hatırlatmada bulunmanın yararlı olacağını düşünüyoruz:

İnsan Allah (cc) tarafından en güzel biçimde yaratılmıştır. Halife potansiyeliyle de donatılmıştır. Evren tüm unsurlarıyla birlikte insan emrine verilmiştir. Yani insan bir büyük evrendir. Bunu dikkate aldığımızda insan karşısında titrememiz gerektir. Hele en küçüğünden en büyüğüne tüm görevliler tek bir insan dahil her insanın karşısında pür dikkat kesilmesi gerekir. Görev bunu gerektirir. Bu görevi yapamayanlara görevleri öğretilir; yapmayanlara görevlerinden ayrılmaları uyarısı yapılır.

 (...)

_____________________________

Sabahattin Gencal, KANDİL OLMAK İSTEYEN ÇOCUK (Siyasete Teğet Geçen Yazılar), Cinius Yayınları, İstanbul, 2022


Monarşi ve Demokrasi

 Paylaştığınız metin, siyaset felsefesi ve sosyolojik bir bakış açısıyla monarşi ile demokrasi kavramlarını karşılaştırmakta ve bu kavramlar üzerinden Türkiye'nin mevcut sosyo-politik yapısını eleştirel bir süzgeçten geçirmektedir.

Metnin sistematik ve kısa özeti şu şekildedir:

1. Kavramsal Tanımlar ve Farklar

  • Monarşi: Tüm siyasal yetkilerin (yasama, yürütme, yargı) tek bir hükümdarda toplandığı, meşruiyetini tanrısal güçlerden alan ve eşitsizliği içselleştiren bir sistemdir. Bu düzende devlet, arazi ve halk monarkın şahsi malı kabul edilir.
  • Demokrasi: Tüm vatandaşların eşit haklara sahip olduğu, "halkın kendi kendini yönetmesi" esasına dayanan beşeri bir sistemdir. Demokraside devlet ve kaynaklar halka aittir; yöneticiler bu kaynakları keyfi olarak dağıtamazlar.
  • Cumhuriyet: Egemenliğin şahsa veya aileye ait olduğu monarşinin karşıtı bir rejimdir; demokrasi ise bu rejimin eşitlikçi bir uygulanış biçimidir.

2. Gerçek Demokrasinin Şartları ve Sözde Demokrasi

  • Güçler Ayrılığı: Gerçek bir demokrasinin temel şartı yasama, yürütme ve yargının bağımsız olması ve birbirini denetleyebilmesidir.
  • Sözde (Sahte) Demokrasi: Görünürde seçimlerin ve kurumların olduğu ancak pratikte güçlerin tek bir kişide toplandığı (direktuvar sistemi gibi) rejimler "demokrasi görünümlü monarşi" veya "sahte demokratik diktatörlük" olarak tanımlanır.
  • Sekülerizm: Demokrasinin çoğunluk tiranlığına dönmemesi için devletin dinler karşısında tarafsız kalması şarttır; dine dayalı bir cumhuriyet demokrasi olamaz.

3. Türkiye Üzerine Sosyo-Politik Eleştiriler

  • Zihniyet ve Kültür Sorunu: Türkiye'de aileden üniversiteye kadar bireylerin monarşik (tek adamcı, biatçı, "büyüklerimiz bilir"ci) bir eğitim ve algı kalıbıyla yetiştiği; hem dinsel hem de demokrat geçinen kesimlerin özünde monarşik yapıya sahip olduğu savunulmaktadır.
  • Kanunsuzluk ve Otorite Boşluğu: Devletin asli görevi kanun hakimiyetini ve düzeni sağlamaktır. Türkiye'deki en büyük sorunun kanunların (özellikle anayasanın eşitlik ilkesinin) bizzat yöneticiler tarafından ihlal edilmesi olduğu belirtilmektedir. Kurumların işlevsizleştiği, her konuya tek bir liderin müdahale etmek zorunda kaldığı durumlarda gerçek bir devlet otoritesinden söz edilemez.
  • Çıkar Odaklı Siyaset: Siyasetin ilkeler veya sistem kurmak için değil; hem iktidar hem muhalefet kanadında kişisel/zümresel çıkarlar ve "ülkeyi yeme fırsatı" için yapıldığı iddia edilmektedir. Yolsuzluk yapanların halk tarafından dışlanmaması, bu durumun kolektifleştiğini gösterir.
  • Felsefe ve Sistem Eksikliği: Türkiye'de siyasal yanlışları rasyonel olarak ortaya koyacak filozofların yetişmediği, ülkenin akut sorununun "sistem yokluğu" olduğu aktarılmaktadır. Çözüm olarak acilen bir Felsefe Üniversitesi kurulması ve her alanda kişilere değil, kurumlara dayalı sistemlerin inşa edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Özetle metin; kerpiç malzeme ile plaza yapılamayacağı gibi, eşitsizliği ve kişiciliği içselleştirmiş monarşik bir kültürle de gerçek bir demokrasinin inşa edilemeyeceğini, Türkiye'nin kurtuluşunun ancak çağdaş bir zihniyet devrimi, mutlak kanun hakimiyeti ve kurumsal sistemlerin kurulmasıyla mümkün olacağını ileri sürmektedir.

Sev Kardeşim

 



Şenay - Sev Kardeşim

Söz: Şenay Yüzbaşıoğlu Müzik: Hirsch Nurit-Barak Wild David Ossi Müzik - 2014 ŞENAY - Sev Kardeşim (Lyric Video)
Bak kardeşim Elini ver bana Gel kardeşim Neşe getirdim sana Al kardeşim Ye, iç, gül, oyna Sar kardeşim Kolunu boynuma Sev kardeşim Canım feda yoluna Tap kardeşim Tüm insanlara Dünyaya geldik bir kere Kavgayı bırak her gün bu şarkımı söyle Sevdikçe güler her çehre Amaçlar hep bir olsun Kalpler birlikte Dünyaya geldik bir kere Kavgayı bırak her gün bu şarkımı söyle Sevdikçe güler her çehre Mutluluklar bir olsun Acı birlikte Albüm Detayı Dinlemek Ve İndirmek İçin Tıklayınız... Albüm Detayı: http://bit.ly/3qyk5hI

Rabbani'nin Mektupları- 099

 İmam-ı Rabbânî Ahmed el-Fârûkî es-Serhendî Hazretleri tarafından Molla Hasan Keşmirî’ye yazılmış olan 99. Mektup, temelde tasavvuftaki "huzur" (Allah ile beraber olma bilinci), uyku hali, seyr-i sülûktaki (manevi yolculuk) makamlar ile müptedi (yolun başındaki) ve müntehi (yolun sonuna, kemale ermiş) arasındaki farkları ele almaktadır.

Mektubun sistematik ve tematik özeti şu şekildedir:

1. Mektubun Yazılış Sebebi ve Soru (Giriş)

Mektup, Molla Hasan Keşmirî’nin sorduğu bir soruya cevap olarak kaleme alınmıştır. Soru özetle şudur: “Uyku hali baştan sona bir gaflet ve idrakin devre dışı kalma halidir. Hal böyleyken, büyük zatların bahsettiği ‘uyku halinde bile Yüce Hakkın zatı ile huzurda bulunma (beraber olma)’ durumu nasıl mümkün ve anlaşılır kılınabilir?”

2. Ruhun Dünyaya İnişi ve Nefisle İlişkisi (Mukaddime)

İmam-ı Rabbânî, soruyu çözüme kavuşturmak için insanın yaratılış hakikatini açıklar:

  • İnsanın Üstünlüğü: Ruh, bu maddi bedenle birleşmeden önce belirli bir makamda hapis gibiydi ve ilerleme kabiliyeti sınırlıydı. Allah, insana meleklerden daha üstün olma istidadı (potansiyeli) olarak "aşağıya inerek yükselme" kabiliyeti vermiştir.
  • Nefse Aşk ve Kendini Unutma: Allah, nurani olan ruh ile zulmani (karanlık) olan bedeni/nefsi birleştirmiş ve aralarında bir sevgi bağı kurmuştur. Ruh bu dünyaya inip nefse aşık olunca, kendi mukaddes makamındaki huzurunu ve hatta kendisini unutmuş, nefsin hükmünü alarak gaflete dalmıştır.
  • Peygamberlerin Gönderilmesi: Allah, kullarına merhametinden dolayı peygamberler göndererek ruhları tekrar aslına davet etmiş ve nefse muhalefet etmelerini emretmiştir.

3. Uykuda Huzurun Devamı ve Maddi Gafletin Batına Etkisizliği (Cevap)

Sorunun özüne dönen İmam-ı Rabbânî, uykuda huzurun nasıl devam ettiğini şöyle açıklar:

  • Yolun Başındakiler İçin: Ruh ve nefis birlikteliği tamamen devam ettiği sürece, dıştaki (zahirdeki) gaflet haleti olan uyku, iç alemi (batını) de tamamen gaflete düşürür.
  • Kemale Erenler (Müntehiler) İçin: Kul manevi mertebelerde ilerleyip ruhunu nefsin bağlarından kurtararak Hakiki Baki olan Allah’ta yok ettiğinde (fenâ ve bekâ bulduğunda), iç alem (batın) dış alemden (zahir) tamamen yüz çevirir.
  • Bu mertebeye ulaşan zatlarda, zahirin uykuda olması (gafleti) batındaki huzura zarar veremez; çünkü artık zahirden batına giden yollar kapanmıştır. İç alem sürekli Hak ile beraberdir. İmam-ı Rabbânî bunu badem yağı misaliyle açıklar: Yağ bademin içindeyken bademin hükmündedir, ancak bademden ayrışınca kendi başına bağımsız ve saf bir hüküm alır.

4. İrşad (Davet) Makamı ve Topluma Dönüş

  • Halka Yönelme: Kemale eren (müntehi) bir zat, insanları gafletten kurtarmak ve irşad etmek için Allah’ın emri ve rızasıyla ("seyr-i anillah billah" yoluyla) tekrar bu aleme, halkın içine döndürülür.
  • Müptedi ve Müntehi Farkı: Görünüşte yolun başındaki bir kimse (müptedi) ile kemale ermiş bir zatın (müntehi) her ikisi de halkla meşguldür. Ancak aralarında çok büyük bir fark vardır:
    • Müptedi (Başlangıçtaki): Kendi arzusu ve içsel eğilimiyle halka yönelir, kalbi dünyaya perdelidir ve onun halktan yüz çevirip Hakka yönelmesi gerekir.
    • Müntehi (Sonuca Ulaşan): Halka yönelmesi kendi arzusuyla değil, tamamen Allah’ın rızası ve görevlendirmesiyle olur. Kalbindeki perdeler kalkmıştır, doğrudan Hak ile beraberken halkla meşgul olur. Görevi bitip dünyadan ayrılana kadar halka yönelmesi onun makamının bir gereğidir. Cüneyd-i Bağdâdî'nin "Nihayet, bidayete (başlangıca) dönüştür" sözü bu makamı ifade eder.

5. Hadis-i Şeriflerin Açıklanması

Mektubun son kısmında iki meşhur tasavvufi rivayete açıklık getirilir:

  • "Gözlerim uyur, kalbim uyumaz" hadisi: İmam-ı Rabbânî’ye göre bu hadis, huzurun (Allah ile olma halinin) kesintisiz devam ettiğine değil; Efendimiz’in (ﷺ) ümmetini koruma vazifesi nedeniyle, kendisine ve ümmetine yönelecek tehlikelere ya da kendisinden sadır olacak hallere karşı uyanık olduğunu, gafil olmadığını gösterir. Bu sebeple Efendimiz'in uykusu abdestini bozmamaktadır.
  • "Allah ile öyle bir vaktim olur ki..." hadisi: Bu rivayet (sıhhati takdirince), ani ve geçici bir ilahi tecelli halini ("tecelli-i berkî") ifade eder. Bu, kulun kendi çabasıyla Hakka yönelmesi değil, Allah’ın kulun üzerinde tamamen hakim olması (mâşukun âşıkta seyri) durumudur.

Sonuç (Benzetme)

Kemale ermiş zatlar, hükümdarın (Allah'ın) en yakınında bulunan, aralarında hiçbir perde ve engel kalmayan saray görevlilerine benzerler. Hükümdar, bu yakınlığına rağmen ona halkın işlerini görmesi ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmesi için görev vermiştir. Onlar halkla meşgul olurken bile aslında hükümdarın huzurundadırlar.

 

Temalı Fotoğraf

 



pexels-photo-20090764.jpg isimli bu fotoğraf  İnternet üzerindeki anonim veya farklı sanatçılara ait sokak ressamı temalı fotoğraflardan biridir.

Morgan Freeman'dan Vecize

 


                                            Morgan Freeman  Vecize

Korkma!

 



Korkma | Bir Ahmet Gencal Şiiri | Şiir Dinletisi

"Yazıyorum. Yazıyorum demek hâlâ inanıyorum demek. Hâlâ inanıyorum demek hâlâ varım demek." Gece saat ikide kalkan bir ihtiyar, internette haber okuyan, büyüteçle okuyan kangren teşhisi var, ilaç yok... Ama Mehmet Akif yüzyıl önce söylemişti: "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak." Ve o sancak hâlâ sönmedi. Bu şiir; Sabahattin Gencal'ın "Korkma, Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Al Sancak" başlıklı blog yazısından ilham alınarak kaleme alınmıştır. Blog: [https://gencalsabahatti.blogspot.com/...] 👁️ Dokunulduysa paylaşın. 🔔 Yeni şiirler için kanala abone olun.