Yine yalnızım. Yine kendimle baş başayım. Biraz önce internet dünyasında gezerken okuyordum. Şimdi otururken düşünüyorum.
Okumam
da zorlaştı. Düşünmem? Onu hiç sormayın. Düşünüyorum derken bile neyi
kastettiğimi bile anlatamayacağım.
Ben
hep leb diyeceğim. Okuyucu leblebi anlarsa sevineceğim.
Bak, okuyucu dedim. Demek ki yazdıklarımı paylaşmayı da planlıyorum. O halde bırakma
kendini. Toparla kendini. Kendine gel. Demesi kolay kendine gel.
Kafam
karışık. Mikserin düğmesine basılmış gibi…
Falan
yazarın falan kitabının falan sayfasında şunlar yazılı nasıl diyebilirim?
Eskiden mikser yoktu. Yazılarımda açık seçik sunardım. Filancı, şu kitabında
böyle diyor. Öyle de gerekir. Emeğe saygı bu.
Eskiden
de karıştırıcı kullanılırdı. Kudalı duymuşsunuzdur. Çocukluğumuzda iki
avucumuzun arasında çevirirdik. Kuymağı öyle yapardık ki... Karalahanayı
karıştırmak için daha büyük kudallar vardı.
Kudal
nerden düştü aklıma. Şundan olabilir mi? Eskiden siyaseti muhlamayı karıştırır
gibi karıştırırlardı. Şimdilerde mikserle karıştırıyorlar. El gücüyle değil.
Vallahi billahi bizim bir dahlimiz yok da diyebiliyorlar. Ama düğmeye
basacakları zamanı da iyi biliyorlar. Haa, bir de cereyan lazımdı değil mi?
Nereden geliyor bu elektrik. CIA’dan ve onunla çalışanlardan ithal olmasın …
Nerden
nereye? Emekli ve yaşlı bir öğretmen, üstelik Türkçe ve edebiyat öğretmenin
kafası niye böyle eser. Trabzon fırtınası gibi esmek ne demek…
Diyeceksiniz
ki; sözde edebiyat yapmaya başladı. Ne münasebet efendim, ne demek sözde? Bir
deneyin, yeniden okuyuverin. Öyle açık açık yazılan lok gibi bir cümle var mı?
Yok. İşte edebiyat budur. Okuyucu rendeleyecek, icabında zımpara kullanacak
veee cilalayacak ki edebiyat olsun.
Edebiyat
mı dedim. Sahi edebiyat düşünce ve ilerleme evrelerinin kaçıncı basamağıydı? Bir büyük yazar birinci demişti. Ondan sonra sanat demişti. Bir başka büyük
yazar önce sanat demişti sonra edebiyat. Ve devamı var: Sanat, edebiyat, din,
felsefe ve bilim.
Basamak
deyince merdiveni çağrıştırdım. Google’a baktım. Ooo bayağı gelişme var. Bir
sürü merdiven çeşitleri. Benim canlandırdığım merdiven doğduğumuz yörede
kullandığımız ahşap merdiven. Filmlerde de görülür bazen. Dışarıdan pencere
önüne dayanan merdivenden aşık çıkmaktayken… Kameti uzatmak için değil.
Merdivenin hafızada iyice yerleşmesi için yazdım bunları.
Merdiveni
anlatabildin mi? Basamaklarını yazmıştım: Sanat, edebiyat, din, felsefe ve
bilim. Sen daha yüksek yerlere çıkacaksan basamak ekleyebilirsin. Bu basamaklar
yerini bulmadıkça ne işe yarar? Sağda ve solda dikmeler vardı değil mi? Birine
ahlak diyelim, birine de adalet. Yavaş yavaş kuruluyor merdiven. Basamakları bu
iki dikmeye iyi çak ki basamağa basan düşmesin. Aralıkları da ölçülü olsun ki
rahat çıkabilelim.
Değerli
okuyucular, değerli dostlar bu merdiven benzetmesi de benden yadigâr olsun. Bu
merdivenle birçok konuya çıkabilirsiniz. Deneyin isterseniz:
Bir
edebiyatçıyla mı karşılaştınız. Sorunuz. Edebiyat basamağınız ahlak ve adalet
dikmelerine (düşey direklerine) iyice çakılı mı? Eee birine çakıl da öbürüne.
Geç geç deyin ki ben de rahatlayayım. Sabahattin Gencal’ın eserlerini
edebiyattan saymayanlar siz miydiniz?
Sanatçıya
da felsefeciye de, bilim adamına da sorun. Din adamlarına derken bir ayırım
yapacağım. Gerçek dindarlara elbette saygılıyız. Ama ahlak ahlak dediği halde
davranışları buna uymayanlar…
Ben
başta söylemiştim. Benim kafa biraz karışık. Yukarıda din adamlarının adalet
anlayışı konusunda yazacaktım ki Mahkemelerde yargıçların arkasındaki duvarda yazılanlar gözümün önüne geldi. Atatürk maskının altında “Adalet mülkün temelidir.” yazısı.
Hemen
Googl’a girerek bu görsele iyice baktım. Düşündüm, düşündüm… Yargıçların,
hukukçuların bu dönemde de suskun olmasına anlam veremedim. Bakın falan yargıç,
filan kişi denmiyor. Bile bile veya bilmeden her neyse yalnızca yanlış hüküm
verenlere değil bütün yargıçlara güven sarsılıyor. Ve öyle oluyor ki sittin
senede bile bu güven kazanılamaz duruma geliyor. Tabii bu konuda bizleri
aydınlatanlara minnettarız.
“Adalet
hâlâ mülkün temeli midir, yoksa mülkün bekçisinin anahtarı hâline mi
gelmektedir?
“Bu
soru, yalnızca bir hukuki tartışma değildir. Bu, devletin ruhuna atılan bir
sorudur. Çünkü adalet çürürse, mülk yani devlet gövdesi ayakta kalamaz. Eğer
adalet, gücün hizmetine girerse; devlet, kişilerin saltanat alanına dönüşür.”
(Tolga Aktaş, https://ideapolitik.com/adalet-mulkun-temeli-mi-yoksa-mulkun-bekcisinin-anahtari-mi/)
Bak
kardeşim. Şimdiye dek sandıktan, seçimden, partilerden, siyasetçilerden ve
siyasetten bahseder miydim? Şimdi de
bunlar konumun dışında. Mesele bunlar değil. Mesele Cumhuriyetimizin bütün
değerleriyle beraber tehlikede olduğu meselesidir. Üzülüyorum. Elimden bir şey
gelmemesi de ayrıca üzüyor beni.
Odasından
dışarıya çıkamayan, kendi rahatsızlıklarından çok ülke ve hatta dünya
bütünündeki çürümüşlüğe üzülen birini hayal edebiliyor musunuz?
Ben
bir öğretmenim. Bizim eserimiz böyle mi olacaktı?
Kusura
bakmayın duygulandım yine.
Sizler
sakın duyguya kapılmayın ve akıl yürütmeye başlayın:
Sözünü
ettiğimiz merdivenin düşey direkleri yani ahlak ve adalet kaldı mı? Sanat,
edebiyat, din, felsefe, bilim ne alemde?
Bu
arada hukukçulara çok sitem ettik. Haklarını helâl etsinler. Sanatçılar,
edebiyatçılar, felsefeciler, bilim adamları siz rahat mısınız? Ürünleriniz bu
topluma ne kazandırıyor?
Okuyucularımdan
da özür diliyorum. Ben ki hep umut aşılardım, nasıl olduysa bugün…
Rahatsızlığıma verin. Ve de karamsarlığı atıverin gitsin.
Dünya'ya
geldik bir kere/ Kavgayı unut her gün bu şarkımı söyle…
Güzel
günler dileğiyle…
Sabahattin
Gencal, İstanbul, 09. 06. 2026
