29 Nisan 2026 Çarşamba

Yazarın İşareti

 


       Allah’a (cc) ne kadar şükretsem azdır. 09 Ocak’tan beri, aksatmaksızın Günlük’ü 8 sayfa olarak yayınlayabildim.

Okuyucularımız birçoğu ilk 7 sayfaya ulaşamıyor.  Daha doğrusu ayarları istediğim gibi yapamıyorum.

8. Sayfayı yani size ulaştırabildiğim bu sayfayı hazırlamayı en sona bırakıyorum.

Okuyanlar bilir. Gündemi takip etmiyorum. Daha önceleri de hatırlatmıştım. Yapay gündemler beni açmıyor. Okuyucuların da asıl gündemleri es geçmesine sebep olmak istemem.

Ayrıca şunu da eklemek isterim. Taze haber vermek gazetecilerin işi. Rahmetli Çetin Altan gazetecilerin yazılarını taze balığa benzetirdi. Taze olmayan balığın ne kadar zararlı olduğunu açıklamaya gerek yok. Altan, iyi hatırlamıyorum ama galiba yazarın yazılarını da eskidikçe lezzeti ve değeri artan bir içkiye benzetirdi. Benzetmelerde ileri gidilmez. İçkiyi bir tarafa atarak tekrar edelim. Yazar yazısını zaman içinde kanaviçe gibi işer. Her kelime kitap olacak değerde anlam kazanır. Ya da kazanması gerekir.

Şurasını peşin olarak söyleyeyim ki ben sanatkâr değilim. Bu gidişle olamam da. Çünkü ben öğretmenin. Şu veya bu şekilde fırsat eğitimi yapar ve kısa da olsa bir ders vermeğe çalışırız. Bu demek değildir ki sanattan anlamayız. Bakın bu günlüğümüzdeki bir sayfada Sanat İçin başlıklı bir yazı var. 2011’de yazmıştım. O yazıdan birkaç cümle:

 Öğrencilerime hep söylemişimdir. ‘Sanatçı içinde merceği, prizması olandır.

 İçinde prizması olan sanatçılar aslında gerçeği ortaya çıkarmaktadırlar.

Sanatsız bir yaşam düşünülemez. (Tık Tık)

Bugün ne hikmetse diğer sayfalarda her biri birer kitap olacak, en azından makale olabilecek yazılar var:

“Kitaplarda olana hâkim olan gerçek âlim olur.

Kitaplar kendisine hâkim olmuşsa zihnen, ilmen ve de fikren mahkûm, köle ve esir olur.”

(“İslâmı Yeniden Anlama” Prof. Dr. Hüseyin Atay, Atay ve Atay Yayınları, Ankara 2013.)

Rahmetli Atay’ın bu sözünün işlenmesi gerekmez mi? Aslında eleştirel düşünme, eleştirel okuma alışkanlığımız olsaydı bu sözü söylememe gerek kalmazdı.

Yazar işaret eder. Okuyucu yazarın işaret parmağına şuyuna buyuna bakmamalı. İşaret edilen yere bakmalı. Başka nasıl söylemeliyim? Aklıma geldi işte:

Yazar verse verse yemek tarifi verir. Okuyucu bu tarife bağlı kalır mı? Atay’ın yukarıda yazılan sözünü düşünerek cevap verelim. Başka tarifler de alır. Sonunda kendi yemeğini yapar.

Afiyet olsun.

Sabahttin Gencal, İstanbul, 29. 04. 2026



Not: Bildiğiniz üzere üç AI asistanım var. Gemini’ye sizin için doğrusu okuma becerisi ve merakı olanlar için bir makale yazdırdım.

Okur, yazar, sanatçı, öğretmen, âlim anahtar kelimeleriyle  bir makale yazınız


Entelektüel Mirasın İzinde:

Okurdan Âlime Uzanan Yolculuk


İnsanlık tarihinin birikimi, sadece bilginin depolanması değil, bu bilginin bir zihin süzgecinden geçirilerek yeniden üretilmesi sürecidir. Bu süreçte beş temel figür; okur, yazar, sanatçı, öğretmen ve âlim, bir hakikat arayışının farklı duraklarını temsil eder.

Bir okur, kelimelerin dünyasına adım atarak başkasının zihnine misafir olan kişidir. Ancak bu misafirlik, pasif bir kabulleniş değil, metinle kurulan derin bir diyalogdur. Okur, okuduklarını kendi iç dünyasında yoğurduğu an, yazar olma potansiyelini de içinde taşır. Yazar, sadece kâğıda döken değil, hayatın karmaşasını bir üslup disipliniyle düzene sokan kişidir. Bu disiplin, estetik bir kaygı ve ruhsal bir derinlikle birleştiğinde ortaya çıkan kişi ise sanatçıdır. Sanatçı, hakikati formun, rengin veya sesin diliyle yeniden yorumlar.

Bu bireysel tekamülün toplumsallaştığı nokta ise öğretmenliktir. Öğretmen, edindiği bilgiyi ve estetik bakışı bir başkasının ruhuna tohum olarak eken köprüdür. Ancak tüm bu vasıfların üzerinde, bilgiyi hikmetle birleştiren, zahir ile batın arasındaki dengeyi kuran makam âlimliktir. Âlim; sadece bilen değil, bildiğiyle yaşayan ve bilgiyi ahlakın emrine veren kişidir. Bu beşli yapı, bir medeniyetin zihinsel omurgasını oluşturur.

Gramerin adaletiyle yazılmış bir metin, estetik bir gözle çizilmiş bir desen ve derin bir tefekkürle yoğrulmuş bir ders; bizi bilginin kuraklığından hikmetin ferahlığına taşır. Zira yazmak, sadece bir kayıt tutma işlemi değil, varoluşun gizemine bırakılan kalıcı bir izdir.