İnsanın en büyük kayboluşu,
yolunu şaşırması değil…kıblesini şaşırmasıdır.
(Ahmet Gencal)
Pazar
günüydü.
Hava
ne sıcak ne soğuktu. İnsan yürürken terlemiyor ama hafif serinlik yüzüne
dokunuyordu. Saat üçte, her zamanki gibi babamla birlikte mahalledeki pastaneye
gittik. Bizim evle Erdoğan amcanın evi arasında kalan o eski pastanelerden
biri… Camı buğulu, çayı koyu, sandalyeleri hafif gıcırdayan yerlerden.
Kimi
zaman Dörtyol Pastanesi’ne otururduk, kimi zaman Ekpa Pastanesi’ne.
O
gün Dörtyol’a girdik.
Erdoğan
amca her zamanki köşe masasında oturuyordu. Önünde çayı, yanında yarım simit.
Bizi görünce gülümsedi.
“Her
zamanki gibi tam zamanında geldiniz,” dedi.
Babam
güldü.
Oturduk.
Çay
geldi.
Sonra
sohbet başladı.
Her
zamanki gibi konu konuyu açtı. Önce mahalleden konuştuk. Sonra ekonomiden…
sonra ahlaktan… sonra siyasetten…
Sonra
sohbet başladı.
Her
zamanki gibi konu konuyu açtı. Önce mahalleden konuştuk. Sonra ekonomiden…
sonra ahlaktan… sonra siyasetten… sonra insanların birbirine tahammül
edememesinden…
Babam
konuşurken Erdoğan amca bazen başını sallıyor, bazen elindeki çay bardağını
yavaşça tabağa bırakıyordu.
İki
buçuk saat geçmişti neredeyse.
Saat
beşe geliyordu.
Tam
kalkmaya hazırlanırken sol taraftaki masadan biri bize doğru döndü.
Tek
başına oturuyordu.
Masasında
boş bir Ice Tea kutusu vardı. Elinde ise sadece pipet kalmıştı. Pipeti iki
parmağının arasında çevirip duruyordu.
Bir
anda bana baktı.
Yüzünde
tuhaf bir ciddiyet vardı.
“Olur
mu böyle şey ya?” dedi.
Ne
dediğini anlayamadım.
“Nasıl
yani?” dedim.
Adam
eliyle dışarıyı işaret etti.
“Caminin
kıblesi yanlış!”
Masada
kısa bir sessizlik oldu.
Önce
şaka yapıyor sandım.
“Anlamadım,”
dedim.
“Kıble
yanlış işte!” dedi daha yüksek sesle.
“Kızıldeniz’e
bakması lazım… bunlar ters yapmış!”
Ayağa
kalktı.
Bizim
masaya doğru geldi. Oturacak sandalye aradı ama boş yer yoktu. Vazgeçti. Ayakta
konuşmaya başladı.
Hızlı
konuşuyordu.
Çok
hızlı.
Sanki
yıllardır içinde tuttuğu bir şeyi anlatıyordu.
“Ben
araştırdım bunu,” dedi.
“Haritalarım
var benim. Müftülüğe gittim. Gösterdim. Dinlemediler!”
Bedeniyle
yön tarif ediyor, eliyle havada çizgiler çiziyor, bazen sesi yükseliyor bazen
fısıltıya dönüyordu.
Ben
cebimden telefonu çıkardım.
Diyanet’in
kıble uygulamasını açtım.
Telefonu
masaya düz koyup biraz çevirdim.
“Bakın,”
dedim sakince,
“kıble
burada.”
Adam
başını salladı.
“Olur
mu öyle şey!”
Bu
sefer Google Maps’i açtım.
Haritayı
küçülttüm.
Bulunduğumuz
noktayı gösterdim.
“Bak,”
dedim,
“buradayız…
aşağısı Kızıldeniz… biraz daha… Mekke burada.”
Elindeki
pipeti aldım.
Pipetle
yön göstererek anlatmaya çalıştım.
“Aşağı
yukarı aynı yere denk geliyor.”
Adam
yüzüme baktı.
Sonra
küçümser gibi güldü.
“Makineye
mi güvenecen?” dedi.
“Onlar
yapıyor onu! İnsan aklı daha önemli!”
O
konuşurken Erdoğan amca masanın altından ayağıyla hafifçe ayakkabıma dokundu.
Bir
kere.
Sessiz
bir uyarıydı bu.
“Uzatma,”
demek istiyordu.
“Adamı
sıkıştırma.”
Babam
ise sakince dinliyordu.
Sonra
söze girdi.
Peygamber
Efendimiz’den bahsetti. Eskiden kıblenin Kudüs olduğunu, sonra vahiy ile
Mekke’ye döndüğünü anlattı. Adam bir an sustu. Sonra yeniden anlatmaya başladı.
Bu
kez daha da hızlı.
“Ben
on buçuk yıl Almanya’da çalıştım!” dedi.
“Haritalarım
var benim!”
Babam
sordu:
“Nerelisin?”
“Oflu’yum,”
dedi.
Bir
aile adı söyledi.
Trabzon’dan
konuşmaya başladılar.
O
an Erdoğan amcayla göz göze geldik.
İkimiz
de aynı şeyi düşündük galiba.
Yavaşça
ayağa kalktık.
Babam
bizi görünce konuşmayı toparladı.
Adam
hâlâ anlatıyordu.
Biz
kapıya yönelirken arkamızdan seslendi:
“Bakın
araştırın bunu!”
Dışarı
çıktık.
Akşam
serinliği çökmüştü.
Pastanenin
camından içerideki sarı ışık sokağa vuruyordu.
Erdoğan
amca başını kaldırıp karşı apartmanın çatısını gösterdi.
Çatıda
duran çanak anten hafifçe gökyüzüne dönüktü.
“Bak,”
dedi,
“bir
yere gittin diyelim… kıbleyi bilmiyorsun…”
Parmağıyla
anteni işaret etti.
“Şu
çanak antenlerin baktığı yön genelde kıbleyi verir.”
Sonra
hafifçe gülümsedi.
“Eğer
bulunduğun yerde kıbleyi bilmiyorsan,”…
Parmağıyla
anteni işaret etti.
“Şu
çanak antenlerin baktığı yön genelde kıbleyi verir.”
Sonra
hafifçe gülümsedi.
“Eğer
bulunduğun yerde kıbleyi bilmiyorsan,” dedi,
“binaların
üstündeki çanak antenlerin baktığı yön çoğu zaman doğruyu gösterir.”
Babam
dikkatle dinliyordu.
Erdoğan
amca devam etti:
“İnsan
bazen yönünü teknolojiyle bulur… bazen tecrübeyle… ama yine de doğru yere
bakması gerekir.”
Vedalaştık.
Babamla
eve doğru yürümeye başladık.
Sokak
sakindi.
Bir
süre konuşmadık.
Sonra
içimde dolaşan düşünceyi söyledim:
“Biliyor
musun baba…” dedim,
“belki
de bugün bütün mesele oydu.”
Babam
bana döndü.
“Ne?”
“Adam
en başta dedi ya… kıble yanlış diye…”
Babam
sustu.
Ben
devam ettim.
“Belki
insanların hayatı da böyle. İnsan iyi niyetli olabilir… ahlaklı olabilir…
çalışkan olabilir… ama kıblesi yanlışsa…”
Kelimeyi
özellikle vurguladım.
“Kıblesi…”
“…o
zaman ne yaparsa yapsın yanlış yere gider.”
Babam
yürümeyi yavaşlattı.
Sokağın
lambası yüzüne vuruyordu.
Sonra
sakin bir sesle konuştu:
“Kıble
sadece yön değildir,” dedi.
“Kıble…
birliktir.”
Ben
sustum.
“O
yüzden bütün Müslümanlar aynı yöne döner,” dedi.
“Aynı
safta durur. Aynı merkeze yönelir. Bu sadece namaz değil… nizamdır. Birliktir.
İntizamdır.”
Bir
süre daha yürüdük.
Sonra
ben dedim ki:
“Bence
insanın kıblesi kalbidir.”
Babam
hafifçe gülümsedi.
“Kalp
önemlidir,” dedi.
“Ama
yön de önemlidir. İnsan ‘Benim kalbim temiz’ deyip ters tarafa dönerek namaz
kılamaz.”
O
cümle sokakta uzun süre yankılandı sanki.
Eve
yaklaşırken gökyüzüne baktım.
Bir
şeyi ilk kez fark eder gibi oldum:
İnsan
bazen hayatı boyunca koşuyordu…
ama
nereye baktığını hiç düşünmüyordu.
Ve
belki de insanın en büyük kayboluşu,
yolunu
şaşırması değil…
kıblesini
şaşırmasıydı.
Ahmet Gencal, İstanbul, 10. 05. 2026
