10 Mayıs 2026 Pazar

Kıblesini Şaşırmak


İnsanın en büyük kayboluşu,

yolunu şaşırması değil…kıblesini şaşırmasıdır.

               (Ahmet Gencal)


Pazar günüydü.

Hava ne sıcak ne soğuktu. İnsan yürürken terlemiyor ama hafif serinlik yüzüne dokunuyordu. Saat üçte, her zamanki gibi babamla birlikte mahalledeki pastaneye gittik. Bizim evle Erdoğan amcanın evi arasında kalan o eski pastanelerden biri… Camı buğulu, çayı koyu, sandalyeleri hafif gıcırdayan yerlerden.

Kimi zaman Dörtyol Pastanesi’ne otururduk, kimi zaman Ekpa Pastanesi’ne.

O gün Dörtyol’a girdik.

Erdoğan amca her zamanki köşe masasında oturuyordu. Önünde çayı, yanında yarım simit. Bizi görünce gülümsedi.

“Her zamanki gibi tam zamanında geldiniz,” dedi.

Babam güldü.

Oturduk.

Çay geldi.

Sonra sohbet başladı.

Her zamanki gibi konu konuyu açtı. Önce mahalleden konuştuk. Sonra ekonomiden… sonra ahlaktan… sonra siyasetten…

Sonra sohbet başladı.

Her zamanki gibi konu konuyu açtı. Önce mahalleden konuştuk. Sonra ekonomiden… sonra ahlaktan… sonra siyasetten… sonra insanların birbirine tahammül edememesinden…

Babam konuşurken Erdoğan amca bazen başını sallıyor, bazen elindeki çay bardağını yavaşça tabağa bırakıyordu.

İki buçuk saat geçmişti neredeyse.

 

Saat beşe geliyordu.

Tam kalkmaya hazırlanırken sol taraftaki masadan biri bize doğru döndü.

Tek başına oturuyordu.

Masasında boş bir Ice Tea kutusu vardı. Elinde ise sadece pipet kalmıştı. Pipeti iki parmağının arasında çevirip duruyordu.

Bir anda bana baktı.

Yüzünde tuhaf bir ciddiyet vardı.

“Olur mu böyle şey ya?” dedi.

Ne dediğini anlayamadım.

“Nasıl yani?” dedim.

Adam eliyle dışarıyı işaret etti.

“Caminin kıblesi yanlış!”

Masada kısa bir sessizlik oldu.

Önce şaka yapıyor sandım.

“Anlamadım,” dedim.

“Kıble yanlış işte!” dedi daha yüksek sesle.

“Kızıldeniz’e bakması lazım… bunlar ters yapmış!”

Ayağa kalktı.

Bizim masaya doğru geldi. Oturacak sandalye aradı ama boş yer yoktu. Vazgeçti. Ayakta konuşmaya başladı.

Hızlı konuşuyordu.

Çok hızlı.

Sanki yıllardır içinde tuttuğu bir şeyi anlatıyordu.

“Ben araştırdım bunu,” dedi.

“Haritalarım var benim. Müftülüğe gittim. Gösterdim. Dinlemediler!”

Bedeniyle yön tarif ediyor, eliyle havada çizgiler çiziyor, bazen sesi yükseliyor bazen fısıltıya dönüyordu.

Ben cebimden telefonu çıkardım.

Diyanet’in kıble uygulamasını açtım.

Telefonu masaya düz koyup biraz çevirdim.

“Bakın,” dedim sakince,

“kıble burada.”

Adam başını salladı.

“Olur mu öyle şey!”

Bu sefer Google Maps’i açtım.

Haritayı küçülttüm.

Bulunduğumuz noktayı gösterdim.

“Bak,” dedim,

“buradayız… aşağısı Kızıldeniz… biraz daha… Mekke burada.”

Elindeki pipeti aldım.

Pipetle yön göstererek anlatmaya çalıştım.

“Aşağı yukarı aynı yere denk geliyor.”

Adam yüzüme baktı.

Sonra küçümser gibi güldü.

“Makineye mi güvenecen?” dedi.

“Onlar yapıyor onu! İnsan aklı daha önemli!”

 

O konuşurken Erdoğan amca masanın altından ayağıyla hafifçe ayakkabıma dokundu.

Bir kere.

Sessiz bir uyarıydı bu.

“Uzatma,” demek istiyordu.

“Adamı sıkıştırma.”

Babam ise sakince dinliyordu.

Sonra söze girdi.

Peygamber Efendimiz’den bahsetti. Eskiden kıblenin Kudüs olduğunu, sonra vahiy ile Mekke’ye döndüğünü anlattı. Adam bir an sustu. Sonra yeniden anlatmaya başladı.

Bu kez daha da hızlı.

“Ben on buçuk yıl Almanya’da çalıştım!” dedi.

“Haritalarım var benim!”

Babam sordu:

“Nerelisin?”

“Oflu’yum,” dedi.

Bir aile adı söyledi.

Trabzon’dan konuşmaya başladılar.

O an Erdoğan amcayla göz göze geldik.

İkimiz de aynı şeyi düşündük galiba.

Yavaşça ayağa kalktık.

Babam bizi görünce konuşmayı toparladı.

Adam hâlâ anlatıyordu.

Biz kapıya yönelirken arkamızdan seslendi:

 

“Bakın araştırın bunu!”

Dışarı çıktık.

Akşam serinliği çökmüştü.

Pastanenin camından içerideki sarı ışık sokağa vuruyordu.

Erdoğan amca başını kaldırıp karşı apartmanın çatısını gösterdi.

Çatıda duran çanak anten hafifçe gökyüzüne dönüktü.

“Bak,” dedi,

“bir yere gittin diyelim… kıbleyi bilmiyorsun…”

Parmağıyla anteni işaret etti.

“Şu çanak antenlerin baktığı yön genelde kıbleyi verir.”

Sonra hafifçe gülümsedi.

“Eğer bulunduğun yerde kıbleyi bilmiyorsan,”…

Parmağıyla anteni işaret etti.

“Şu çanak antenlerin baktığı yön genelde kıbleyi verir.”

Sonra hafifçe gülümsedi.

“Eğer bulunduğun yerde kıbleyi bilmiyorsan,” dedi,

“binaların üstündeki çanak antenlerin baktığı yön çoğu zaman doğruyu gösterir.”

Babam dikkatle dinliyordu.

Erdoğan amca devam etti:

“İnsan bazen yönünü teknolojiyle bulur… bazen tecrübeyle… ama yine de doğru yere bakması gerekir.”

 

Vedalaştık.

Babamla eve doğru yürümeye başladık.

Sokak sakindi.

Bir süre konuşmadık.

Sonra içimde dolaşan düşünceyi söyledim:

“Biliyor musun baba…” dedim,

“belki de bugün bütün mesele oydu.”

Babam bana döndü.

“Ne?”

“Adam en başta dedi ya… kıble yanlış diye…”

Babam sustu.

Ben devam ettim.

“Belki insanların hayatı da böyle. İnsan iyi niyetli olabilir… ahlaklı olabilir… çalışkan olabilir… ama kıblesi yanlışsa…”

Kelimeyi özellikle vurguladım.

“Kıblesi…”

“…o zaman ne yaparsa yapsın yanlış yere gider.”

Babam yürümeyi yavaşlattı.

Sokağın lambası yüzüne vuruyordu.

Sonra sakin bir sesle konuştu:

“Kıble sadece yön değildir,” dedi.

“Kıble… birliktir.”

Ben sustum.

“O yüzden bütün Müslümanlar aynı yöne döner,” dedi.

“Aynı safta durur. Aynı merkeze yönelir. Bu sadece namaz değil… nizamdır. Birliktir. İntizamdır.”

Bir süre daha yürüdük.

Sonra ben dedim ki:

“Bence insanın kıblesi kalbidir.”

Babam hafifçe gülümsedi.

“Kalp önemlidir,” dedi.

“Ama yön de önemlidir. İnsan ‘Benim kalbim temiz’ deyip ters tarafa dönerek namaz kılamaz.”

O cümle sokakta uzun süre yankılandı sanki.

Eve yaklaşırken gökyüzüne baktım.

Bir şeyi ilk kez fark eder gibi oldum:

İnsan bazen hayatı boyunca koşuyordu…

ama nereye baktığını hiç düşünmüyordu.

Ve belki de insanın en büyük kayboluşu,

yolunu şaşırması değil…

kıblesini şaşırmasıydı.

Ahmet Gencal, İstanbul, 10. 05. 2026