Trabzon’un
denizi uzaktan mavi görünürdü ama Temel için hayat hep toprağın rengiydi.
Elleri
yıllarca fındık dallarına değmişti onun. Sabah çiğiyle ıslanmış yaprakları
avuçlamış, yağmur altında çamura bata çıka çalışmış, güneşin alnında sırtından
ter akıtmıştı. Köyün yukarısındaki bir dönümlük fındık bahçesi onun hem ekmeği
hem gururuydu.
Ama
insan yaşlanınca bazı şeyler önce dizlerden giderdi. Sonra nefes kısalır, sonra
da insan kendi toprağına yetişemez olurdu.
Temel
artık eski Temel değildi.
Bir
zamanlar tek başına çapalayabildiği bahçeye şimdi yarım saatte zor çıkıyordu.
Dalları budayamıyor, yabani otları temizleyemiyor, eskisi gibi mahsule göz
kulak olamıyordu. Sonunda içini acıta acıta bahçeyi satmaya karar verdi.
Alan
adam ilçedeki otobüs yazıhanelerinden birinin sahibiydi. Adı İsmail’di.
Güngörmüş, eli açık bir adamdı. Trabzon’dan İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e
giden otobüslerin biletlerini keserdi. İlçenin tam meydanındaki ofisinde gün
boyu insan eksik olmazdı.
Bahçeyi sattıktan sonra Temel’in hayatı değişmeye başladı.
Önceleri
sabah kalkınca boş boş duvara bakıyordu. Sonra bir gün yürüyüp ilçeye indi. Yol
uzundu ama deniz görünüyordu. “Evde oturup çürümekten iyidir,” dedi kendi
kendine.
İsmail
onu görünce hemen çay söyledi.
O
gün Temel bir sandalye çekip ofisin önüne oturdu.
Sonra
bu, her günün alışkanlığı oldu.
Sabah
erkenden evden çıkıyor, bastonunu eline alıp yavaş yavaş ilçeye iniyordu. Yol
üstünde kimi görse selam veriyor, derenin kenarında biraz dinleniyor, sonra
meydandaki yazıhaneye ulaşıyordu.
Ofisin
önünde ona ait olmuş gibi duran eski bir sandalye vardı artık.
Temel
oraya oturunca meydanın da dili çözülürdü.
Şoförlerle
sohbet ederdi.
“Uşak
İstanbul yine kalabaluk midur?”
Muavinlerle
takılırdı.
“Ha
bu otobüsler uçak gibi olmuş da havaya ne zaman kalkaysunuz?”
Yolcularla
konuşurdu.
“İstanbul’a
gidiyisen ha dikkat et uşağım, orada insanı trafik yaşlandırur.”
Kimi
gülerdi, kimi sıkılırdı ama herkes Temel’i tanırdı.
Akşam
olunca İsmail ofisi kapatır, beraber arabaya binip köye dönerlerdi. Zaten
İsmail de Temel’in evinin yan tarafına yeni ev yapmıştı. Komşu olmuşlardı
artık.
Derken
bir gün Temel’in içine bir heves düştü.
“Ula,”
dedi, “ben de bir İstanbul’a gideyim.”
İsmail
güldü.
“Hayırdur
Temel abi?”
“Şu
yeni otobüsleri merak ettum. Herkes anlatayi. Konforluymuş, televizyonu varmış,
koltuğu yataymiş. Bir gidip görelim.”
İsmail
hemen ayarladı bileti.
“Sana
en güzel yeri verdim,” dedi.
“Şoförün
arkasındaki bir numara. Yol boyu sohbet ede ede gidersin.”
Temel’in
en sevdiği şey buydu zaten: yol sohbeti.
Yolculuk
günü geldi.
Akşam
serinliğinde otobüs meydana yanaştı. Pırıl pırıl yeni model bir araçtı. Farları
bile başka yanıyordu.
Ama
terslik daha baştan başladı.
Temel’in tanıdığı yaşlı şoför yoktu direksiyonda. Yerine yirmili yaşlarda, suratından ciddiyet akan genç bir adam geçmişti.
“Öteki
uşağa ne oldu?” diye sordu Temel.
“Eşi
hastalanmış abi,” dedi muavin. “Bugün bunu gönderdiler.”
Temel
biraz bozulsada ses etmedi.
Yerine
oturdu.
Otobüs
Trabzon’dan çıkıp virajlı yolları tırmanırken Temel hafiften muhabbete başladı.
“Uşak,”
dedi şoföre,
“Bu
otobüs kaç beygirdur?”
Cevap
yok.
Temel önce duymadı sandı.
Biraz
sonra yine eğildi.
“İstanbul’a
kaç saate varaysunuz?”
Yine
cevap yok.
Şoför
gözünü yoldan ayırmadan direksiyonu tutuyordu.
Temel’in
canı sıkıldı.
İnsan
konuşmadan yol mu giderdi?
Bir
süre sonra muavini yanına çağırdı.
Sessizce
sordu:
“Bu
uşağun kulakları sağır midur?”
Muavin
gülmemek için kendini zor tuttu.
“Yok abi,” dedi, “dikkatini dağıtmak istemiyor.”
Temel
homurdandı.
Biraz
daha gittiler.
Temel
yine dayanamadı.
“Uşak
bu düğmeler ne işe yarayi?”
Şoför
bu kez derin bir nefes aldı. Sonra otobüsü yavaşça emniyet şeridine çekti.
Ayağa
kalktı.
Ön
taraftaki dolabı açtı.
İçinden
kırmızı harfli bir levha çıkardı.
Şoför
koltuğunun yanındaki aynaya astı:
“SEYAHAT
ESNASINDA ŞOFÖRLE KONUŞMAK YASAKTIR.”
Temel
yazıyı okuyunca yüzü düştü.
“Allah
Allah…” diye söylendi.
“Nasıl
geçecek bu yol şimdi…”
Otobüs
yeniden hareket etti.
Gece
ilerledi.
Temel
camdan dışarı bakıp durdu. İçinden söylene söylene yol aldı.
Derken
sabaha karşı otobüs bir tesiste durdu.
Muavin
ayağa kalktı:
“Bir
saat mola arkadaşlar!”
Yolcular
şaşırdı.
Temel
daha çok şaşırdı.
“Uşak,”
dedi, “bir saat mola mi olur?”
Otobüsten
indiğinde arka tarafta bir telaş gördü.
Şoförle
muavin motor kapağını açmış, yerlere aletler saçılmıştı. İkisi de yağ içinde
bir şeyler söküp takıyordu.
Muavin
Temel’i görünce başını kaldırdı.
“Şanzımanda
ufak arıza oldu abi,” dedi.
“Bir
saate hallederiz.”
Temel
kaşlarını çattı.
“Şanzıman
ne ola ki?”
Muavin
eliyle tarif etti.
“Hani
şoförün yanında bir kol var ya abi…”
“Ha…”
“İşte
onun altındaki sistem.”
Temel
düşündü.
Uzun
uzun düşündü.
Sonra
bir anda yüzü ciddileşti.
Başını
salladı.
“Heee…”
dedi.
“Ben
anladım niye bozulduğunu.”
Muavin
şaşkın baktı.
“Nerden
anladın abi?”
Temel
eliyle şoförü gösterdi.
“Ula
bu uşağınız…” dedi.
“Trabzon’dan
beri o kolu rahat bırakmadi ki!
Bir
ileri itti… bir geri çekti…
Bir
ileri… bir geri…
Elbet
bozilir!”
O
anda muavin kahkahayı bastı.
Şoför
bile ilk kez başını kaldırıp gülmeye başladı.
Temel
ise hâlâ haklı olduğuna inanıyordu.
Çünkü
bazen insan bilmediği şeyleri anlamaya çalışmazdı.
Onları,
kendi bildiği kadarıyla yargılardı.
Ve
belki de hayatın en büyük arızaları,
işte o görünmeyen “şanzımanlarda” başlıyordu.



