10 Mayıs 2026 Pazar

Şanzıman (Bir Temel Öyküsü)

 



Trabzon’un denizi uzaktan mavi görünürdü ama Temel için hayat hep toprağın rengiydi.

Elleri yıllarca fındık dallarına değmişti onun. Sabah çiğiyle ıslanmış yaprakları avuçlamış, yağmur altında çamura bata çıka çalışmış, güneşin alnında sırtından ter akıtmıştı. Köyün yukarısındaki bir dönümlük fındık bahçesi onun hem ekmeği hem gururuydu.

Ama insan yaşlanınca bazı şeyler önce dizlerden giderdi. Sonra nefes kısalır, sonra da insan kendi toprağına yetişemez olurdu.

Temel artık eski Temel değildi.

Bir zamanlar tek başına çapalayabildiği bahçeye şimdi yarım saatte zor çıkıyordu. Dalları budayamıyor, yabani otları temizleyemiyor, eskisi gibi mahsule göz kulak olamıyordu. Sonunda içini acıta acıta bahçeyi satmaya karar verdi.



Alan adam ilçedeki otobüs yazıhanelerinden birinin sahibiydi. Adı İsmail’di. Güngörmüş, eli açık bir adamdı. Trabzon’dan İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e giden otobüslerin biletlerini keserdi. İlçenin tam meydanındaki ofisinde gün boyu insan eksik olmazdı.

 Bahçeyi sattıktan sonra Temel’in hayatı değişmeye başladı.

Önceleri sabah kalkınca boş boş duvara bakıyordu. Sonra bir gün yürüyüp ilçeye indi. Yol uzundu ama deniz görünüyordu. “Evde oturup çürümekten iyidir,” dedi kendi kendine.

İsmail onu görünce hemen çay söyledi.

O gün Temel bir sandalye çekip ofisin önüne oturdu.

Sonra bu, her günün alışkanlığı oldu.

Sabah erkenden evden çıkıyor, bastonunu eline alıp yavaş yavaş ilçeye iniyordu. Yol üstünde kimi görse selam veriyor, derenin kenarında biraz dinleniyor, sonra meydandaki yazıhaneye ulaşıyordu.

Ofisin önünde ona ait olmuş gibi duran eski bir sandalye vardı artık.

Temel oraya oturunca meydanın da dili çözülürdü.

Şoförlerle sohbet ederdi.

“Uşak İstanbul yine kalabaluk midur?”

Muavinlerle takılırdı.

“Ha bu otobüsler uçak gibi olmuş da havaya ne zaman kalkaysunuz?”

Yolcularla konuşurdu.

“İstanbul’a gidiyisen ha dikkat et uşağım, orada insanı trafik yaşlandırur.”

Kimi gülerdi, kimi sıkılırdı ama herkes Temel’i tanırdı.

Akşam olunca İsmail ofisi kapatır, beraber arabaya binip köye dönerlerdi. Zaten İsmail de Temel’in evinin yan tarafına yeni ev yapmıştı. Komşu olmuşlardı artık.

Derken bir gün Temel’in içine bir heves düştü.

“Ula,” dedi, “ben de bir İstanbul’a gideyim.”

İsmail güldü.

“Hayırdur Temel abi?”

“Şu yeni otobüsleri merak ettum. Herkes anlatayi. Konforluymuş, televizyonu varmış, koltuğu yataymiş. Bir gidip görelim.”

İsmail hemen ayarladı bileti.

“Sana en güzel yeri verdim,” dedi.

“Şoförün arkasındaki bir numara. Yol boyu sohbet ede ede gidersin.”

Temel’in en sevdiği şey buydu zaten: yol sohbeti.

Yolculuk günü geldi.

Akşam serinliğinde otobüs meydana yanaştı. Pırıl pırıl yeni model bir araçtı. Farları bile başka yanıyordu.

Ama terslik daha baştan başladı.

 Temel’in tanıdığı yaşlı şoför yoktu direksiyonda. Yerine yirmili yaşlarda, suratından ciddiyet akan genç bir adam geçmişti.

“Öteki uşağa ne oldu?” diye sordu Temel.

“Eşi hastalanmış abi,” dedi muavin. “Bugün bunu gönderdiler.”

Temel biraz bozulsada ses etmedi.

Yerine oturdu.

Otobüs Trabzon’dan çıkıp virajlı yolları tırmanırken Temel hafiften muhabbete başladı.

“Uşak,” dedi şoföre,

“Bu otobüs kaç beygirdur?”

Cevap yok.

 Temel önce duymadı sandı.

Biraz sonra yine eğildi.

“İstanbul’a kaç saate varaysunuz?”

Yine cevap yok.

Şoför gözünü yoldan ayırmadan direksiyonu tutuyordu.

Temel’in canı sıkıldı.

İnsan konuşmadan yol mu giderdi?

Bir süre sonra muavini yanına çağırdı.

Sessizce sordu:

“Bu uşağun kulakları sağır midur?”

Muavin gülmemek için kendini zor tuttu.

 “Yok abi,” dedi, “dikkatini dağıtmak istemiyor.”

Temel homurdandı.

Biraz daha gittiler.

Temel yine dayanamadı.

“Uşak bu düğmeler ne işe yarayi?”

Şoför bu kez derin bir nefes aldı. Sonra otobüsü yavaşça emniyet şeridine çekti.

Ayağa kalktı.

Ön taraftaki dolabı açtı.

İçinden kırmızı harfli bir levha çıkardı.

Şoför koltuğunun yanındaki aynaya astı:

“SEYAHAT ESNASINDA ŞOFÖRLE KONUŞMAK YASAKTIR.”



Temel yazıyı okuyunca yüzü düştü.

“Allah Allah…” diye söylendi.

“Nasıl geçecek bu yol şimdi…”

Otobüs yeniden hareket etti.

Gece ilerledi.

Temel camdan dışarı bakıp durdu. İçinden söylene söylene yol aldı.

Derken sabaha karşı otobüs bir tesiste durdu.

Muavin ayağa kalktı:

“Bir saat mola arkadaşlar!”

Yolcular şaşırdı.

Temel daha çok şaşırdı.

“Uşak,” dedi, “bir saat mola mi olur?”

Otobüsten indiğinde arka tarafta bir telaş gördü.

Şoförle muavin motor kapağını açmış, yerlere aletler saçılmıştı. İkisi de yağ içinde bir şeyler söküp takıyordu.

Muavin Temel’i görünce başını kaldırdı.

“Şanzımanda ufak arıza oldu abi,” dedi.

“Bir saate hallederiz.”

Temel kaşlarını çattı.

“Şanzıman ne ola ki?”

 

Muavin eliyle tarif etti.

“Hani şoförün yanında bir kol var ya abi…”

“Ha…”

“İşte onun altındaki sistem.”

Temel düşündü.

Uzun uzun düşündü.

Sonra bir anda yüzü ciddileşti.

Başını salladı.

“Heee…” dedi.

“Ben anladım niye bozulduğunu.”

Muavin şaşkın baktı.

“Nerden anladın abi?”

Temel eliyle şoförü gösterdi.

“Ula bu uşağınız…” dedi.

“Trabzon’dan beri o kolu rahat bırakmadi ki!

Bir ileri itti… bir geri çekti…

Bir ileri… bir geri…

Elbet bozilir!”

O anda muavin kahkahayı bastı.

Şoför bile ilk kez başını kaldırıp gülmeye başladı.

Temel ise hâlâ haklı olduğuna inanıyordu.

Çünkü bazen insan bilmediği şeyleri anlamaya çalışmazdı.

Onları, kendi bildiği kadarıyla yargılardı.

Ve belki de hayatın en büyük arızaları,

işte o görünmeyen “şanzımanlarda” başlıyordu.