Merhaba,
Klavye
başına oturduğum bu anda sizleri karşımda görüyor gibiyim. Peki, sizler de beni
görüyor gibi misiniz? Ne güzel. Demek ki, işte karşınızda arkadaşınız,
ağabeyiniz, amcanız, dayınız ya da dedeniz Sabahattin Gencal, dediğim anda bu
olay bitmiştir. Olay dedimse yanlış anlaşılmasın “günce” bitmiştir. Günce
yazarken ne ben seni düşüneceğim ne de kendimi düşündürteceğim.
Günce
yazmak da deneme yazmak gibi oldukça zor. Denemede de aynı durum var. Yazar okuyucuya
kendini hissettirmeyecek bile. Çok uğraştım ama olmuyor işte. İki yüzlülük
oluyor. Aslında seni düşünüyorum ama sanki düşünmüyor gibi yazacağım. Bu
riyakârlığın ta kendisi. Nefret ederim riyakârlardan. Biraz ağır kelime
kullandım. Özür dilerim. Biz öğretmenlerin nefret etme hakkı yoktur. Hani ya insanı
kurtarma insanlığı inşa etme durumundayız ya…
Deneme
yazarken bir formül bulmuştum. Empati yapıyordum. Yani ben sen oluyordum. Şu
oluyordum, bu oluyordum. Sonra aynaya bakıyordum. Bilenler bilir masamın tam
karşısında büyük boy ayna var ona bakınca kendimi görüyordum yani empati yapmış
halimi, yani sizler olan kendimi. Böylece kendi kendime yazıyorum, ben de
denemeciyim. Anladığım denemeciler hep böyledir. Bütün denemeciler öyledir,
öyledir.
Şimdi
de günceyi yozlaştırma sırası gelmiş herhalde ki klavye başındayım. Ne yazayım?
Sabahtan kalktım erkenden. Zamanımı bozuk para gibi harcadım internette. Az da
değil bir buçuk saatim gitti. Oysa bacaklarım yarım saat sonra alarm veriyor. Onlar
da ayrı bir konu. Az hareketsiz durunca şişiyorlar. Hareketli Karadeniz müziği
bile kâr etmiyor.
Öğle
üzeri de televizyon. Ah bu televizyon, vah bu televizyon diyerek yakınma
hakkımız da yok. Az önce dedim ya öğretmen olarak yakınmak bize yasak. Yasaklara
öyle alıştık ki maaşımızı azıcık artırın da diyemeyiz. Gelişim raporu
kıvırzırını kaldırın da diyemeyiz. Biz çocuk bekçisi, değiliz de diyemeyiz… Deriz
deriz ama kendi kendimize…
Televizyondan
söz ediyorduk. Öğleyin yemek yerken TV. İzledik her zamanki gibi. Bu da
sakıncalıymış. Bir noktaya odaklanacakmışız. Ne biri ne ikisi alimallah her
noktaya hazır ve nazırız. Emekli aylıklarından tutun da Suriye meselesine hatta
Tramp’ın ne haltlar karıştırdığına kadar. Niye biz hep böyleyiz? Elli altmış
sene önce bile İngilizler dalga geçiyordu bizlerle: “Türkler çok akıllıdır.
Kahvelerde hükümet yıkarlar ve hükümet kurarlar.” diye yazıyorlardı. Bu İngilizler
var ya. Sessizliklerine kanmayın. Bunlardan korkulur. İsrail kadar, Tramp kadar
tehlikelidirler, desem. Olur mu, desem? Boş konuşma bu. Öğretmene yakışmayan.
Delil göstereceksin delil. Okuyucu böyle istiyor. Efendim denemede ispat
kaygısı yoktur, güncede de… Okuyucu denemedir, güncedir tanımaz. Sabahattin mi
yazdı? Denemeymiş günceymiş, oyumuş buyumuş bilmem, yazı yazı gibi olacak.
Televizyondan
söz ediyorduk. Evet, Yemeklerden sonra bir ağırlık çöküyor bana. Ben de çöküyorum
divana. Biraz daha televizona devam: Vav televizyonunda bir sohbet vardı. Ona
takıldım: Fars ve Türk Edebiyatında Miraciyeler. Miraç Kandili geçeli burada
kaç gün oluyor? Arap edebiyatında yer almıyor veya fazla yer bulmuyor. Fars ve
Türk edebiyatındakiler de birbirlerini pek tutmuyorlar. Şairlerin, yazarların
rivayetlerden devşirdiklerini güzelleştirerek… Bakın önemli bir şey
söyleyeceğim: Biz öğretmenler küçük çocuklara bir konuyu anlatırken, kafalarına
iyice girsin diye bazı benzetmeler yaparız ya sanırım bu şairler ve yazarlar da…
Aslında çok önemli konuları “teşbihte hata olmaz” diye çarçur ediveriyorlar. Biz
de ne yapıyoruz? Miraç kandili toktur deyip bunları toptan atıyoruz. Biz bu
işler de toptancı tüccarlarız. Bırakalım bu toptancılığı da öze bakalım. Özde ne
var? İnsanlık mertebelerinde bir ilerleme var arşa doğru. Sonra namazla
karşılaştırma ve namaz müminin miracıdır. Bunun üzerinde hocalarımız duruyor.
Durmasa farz-ı kifaye deyip anlatabilir miydim? Böyle coşmuşken anlatamazdım
ama o zaman sakin sakin…
Öğle
uykusuna da yattım. Öyle alıştım ki yatmasam olmaz, uyumasam olmaz.
Ee,
nasıl mı geçiyor günlerimiz? Bilgisayar, televizyon, yemek içmek, yatmak
kalkmak… Oh ne güzel diyeceğimi mi sandınız. Aldandınız. Keşki çalışıyor
olsaydım. Emeklilik iyi değil. Sanki fazladan gibi görülüyor insan. Ben Sayın
Mehmet Şimşek’e kırgınım. Daha önce de söylemiştim ya yineleyeyim. Sayın
bakanın önceki yıllardaki bakanlığı döneminde bir sözü vardı: “Emeklilerin
emeklilik ömürleri ortalama 27 yıl Bizde ise daha fazla yaşıyorlar.” Valla ne
yalan söyleyeyim emeklilikte 27 yılı doldurduktan beri bu sözü hatırlayarak
gözlerim dolar. Bakanlığına diyeceğim yok. Bu durum senin kabahatin değil ama
bu sözü söylemeseydin keşke. En azından yanlış anlaşılma oldu, ben öyle demedim
veya demek istemedim falan filan diyebilirdin…Tabii bizde yerdik.
Yanlış
anlaşılmasın Allah’a hamd olsun hiçbir şikâyetim yok. Allah (cc) devletimize
milletimize bir zeval vermesin. Bütün sağlık giderlerimizi devletimiz
karşılıyor. Sonra benim kirâ gelirlerim de var. Kirâda da oturmuyorum. Şu
kadarını söyleyeyim parayla pulla işim yok. Her şeyle çocuklar ilgileniyor. O
kadar ki ekmeğin fiyatını da bilmiyorum. Tarlada bostan yan gel Osman da demiyorum.
Arada bir yani doktora gittiğim zamanlar dışarıda ne var ne yok diye gözlem yapıyorum.
İçerde de haber, yasaklar kısmen kalktığı için dinliyorum. Ama öyle ahkâm
kesecek kadar bilgim yok. Duyuyorum ki herkes ahkâm kesiyor.
Ahkâm
kesmek iyi değil be kardeşim.
Sabahattin Gencal, İstanbul, 20. 01. 2026
Not: Etkinliklerin
tümünü bir arada görmek isteyenler
aşağıdaki arşiv butonundan
istedikleri tarihi tıklayabilirler.
……………………………………………………………………………………………………………
