Ramazan geldi. Hoş geldi safa geldi.
Bu
yatsı ilk teravi. Bu gece ilk sahur. Yarın akşam ilk iftar olacak… İlkler
unutulmaz. İnşallah gönüllerin arzu ettiği biçimde bu ilkler yaşanır. İnşallah
ramazan boyunca bedenler de gönüller de doyar. Kalpler güncellenir ve imanlar
güçlenir. Vicdanlar temizlenerek ortaya çıkar… (Amin.)
Bugünkü
yazıma bu güzel dileklerle başlıyorum. Gözlerimdeki buğu, kalbimdeki burukluk
bende kalsın. Düşüncelerimi arz ediyorum:
İftarlara
siyasetçilerin katılmalarına karşı mıyım? Hayır. Ancak gazetelerde çarşaf
çarşaf görünmelerine, televizyonları işgal etmelerine karşıyım. Reklamın iyisi kötüsü olmazmış. Hadi ona da
bir şey demeyelim ama dini istismarın hâlâ devam etmesine ne diyelim?
Vecize
bölümünde Gazali’nin bir vecizesini yayınladım. Bu arada Gazzali’nin hayatına
göz gezdirdim. Aşağıdaki satırları içim
cız cız ederek okudum:
“Gazzâlî’nin
esas maksadı, muhtemelen hâmisi Nizâmülmülk’ün kendisine yüklediği Eş‘arîliği
güçlendirme görevinin de bir parçası olmak üzere, filozofların Ehl-i sünnet
inançlarıyla bağdaşmayan yukarıdaki meselelere dair doktrinlerini çürütmekti.
Fakat Gazzâlî, her ne kadar filozofları küfür ve bid‘atçılık şeklindeki dinî
ithamlarla mahkûm ettiyse de yine eski kelâmcılardan farklı olarak felsefeye
karşı tenkitlerini onların delilleriyle, yani mantıkta koydukları ölçülere
bağlı kalarak (Tehâfütü’l-felâsife, s. 45; Miʿyârü’l-ʿilm, s. 27) felsefî
zeminde yürüttü.” (Mustafa Çağrıcı, https://islamansiklopedisi.org.tr/gazzali)
İnsan
hamiye muhtaç olursa Gazzali de olsa, içine sinmeyerek de olsa yanlış iş
yapabiliyor. Sonradan yapılan düzeltmeler de işe yaramıyor. Asırlar boyunca
serbest ve eleştirel düşünce üretememenin sebebi olarak gösterilmek ne acı.
Oysa Gazzali de, Hayrettin Karaman’ın da birçok yazısında belirttiğine göre
felsefeye, düşüncenin önünü açmaya karşı değildi. Bu konuda birçok yazıları
var. Var ama işte saraylarda korunmanın sonucu…
Bu
satırları yazmam için Ramazan’ı beklemem gerekmezdi. Her an hamilerinin
ağızlarına bakan birçok yazar görünüyor…
Zaman
almak pahasına bir değerli Mahalle arkadaşımın anlattıklarını kısaca yazacağım:
Arkadaşım,
mahalledeki diğer hafızları görerek onlara gıpta eder ve kendisi de hafız olmak
ister. Velisi onu okula yazdırmak istemektedir. Bu konu epeyce konuşulur mahallede.
En sonunda arkadaşım başkasından aldığı bir fikirle veliye dokunaklı bir söz
söyler. Veli kendisine yüklenen o duyguyla; Seni hafızlığa göndereceğim. Ama
bana söz ver. Hafızlığı, hocalığı geçim vasıtası yapmayacaksın! Arkadaşım da
söz veriyor ve hafız oluyor. Günümüzün en büyük kurra hafızlarından, kıraat
hocalarından olan arkadaşım geçimini imalat işleriyle uğraşmaktan kazanmıştır.
Huzur içinde midir? Huzurludur. Ama telefon konuşmalarımızda bana zaman zaman
hocalardan yakınmaktadır. Benden bir yaş küçük olan arkadaşımın ikamet ettiği
yer bana çok uzak değil. Ama ben dışarı çıkamıyorum. O da benden iyi olmakla
birlikte pek dışarı çıkamıyor…
Tabii,
çalışmakta olduğumuz zamanlarda dini istismar edenlere iyi dersler veremedik.
Şimdi de bizi saymak şöyle dursun, dinlemezler ki…
Sözde
kısa kesecektim. Yine uzattım. Demek ki etkisiz olmamızın nedeni kameti böyle
uzatmamızdır. Kes, yeter be! Diye kısa yazmak yerine sözde ikna etmeye
çalışıyoruz. Nereden bilebilirdik ki bazıları ikna olmaz. İşte püf noktası bu:
İnsanları
tanıyacağız. Söz dinlemeyenler için zamanımızı harcamayacağız.
Zamanımızı
değerlendirmek umuduyla.
Sabahattin
Gencal, İstanbul, 18. 02. 2026
|
"Basitlik en üst düzey gelişmişliktir." - Leonardo da Vinci |
||||||
|
Sabahattin Gencal’ın Bugünkü
Etkinliklerinden Bazıları |
||||||
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
||||||