Merhaba Değerli Okurum,
Siz,
gerçekten tebrik edilecek bir okursunuz. Sizin hakkınızda, sizi hiç görmemekle
beraber oluşturduğum bu kanım boşuna değil. Bir nevi okuyucuya şirin görünme, menfaat
temin etme başka deyişle yalakalık da değil.
Beraberce
düşünelim bir: Günümüzdeki Türkiye’de okuma oranı nedir? Bu konudaki kişisel
gözlem ve düşüncelerimiz bizde kalsın. Biz Google’dan yararlanarak bu soruya
cevap arayalım:
“Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO)
verilerine göre Türkiye, kitap okuma oranında dünyada 86'ncı sırada, yoksul Afrika ülkeleriyle aynı kategoride.
Türkiye
İstatistik Kurumu (TÜİK)’e göre ise Türkiye'de kitap, ihtiyaç listesinin 235'inci sırasında yer alıyor.”(https://www.cnnturk.com/dunya/dw/unesco-turkiye-kitap-okuma-oraninda-86inci-sirada)
Bu
durumda siz tebriki, ben yazsam da yazmasam da çoktan hak ettiniz.
Bu
kadarla da değil. Okuduğumuz eserlerin yüzde kaçı edebiyatla ilgili? Peki,
okuduğumuz edebi eserlerin yüzde kaçı fikri yazılar. Ya deneme okuma oranı?
Biraz da abartarak yazalım: ‘Bir sen okuyorsun bir de ben.’
Mevla’na
gibi söyleyelim: “Ben sen oldum, sen de
ben.”
Bakın
bu son cümlemizi, diğer cümleler gibi akışa uyarak değil kasıtlı yazdım. Neden
mi?
Denemeciler
genellikle kendileriyle konuşur gibi yazarlar. Eee, ben ne yapıyorum? Sizinle
konuşur gibi yazıyorum. O zamanda deneme olmuyor. Onun için ‘Ben sen oldum, sen
de ben.’ deyiverdim.
Öyle
deyivermekle olmuyor deneme yazmak. Hiçbir
denemeci dimağından ve gönlünden gelenleri kalemle kâğıtlara, kitaplara
aktarırken ‘Deneme yazıyorum.’ dememiştir.
Aslında
ben de yazılarımı yazarken şu tür, bu tür demedim. Bloglar için yazdığım bu
yazıları bir gün iki kapak arasına alarak kitaplaştıracağım da aklıma
gelmemişti.
Kitap
yazma tutkusu kursağında kalan bir emekli öğretmenim. Bu tutkumu yakından
gören/bilen bir akademisyen öğrencim bu yazıların kitap haline
getirilebileceğini söyledi. Ben de ne yaptım?
Bloglardaki
yazılarımdan seçerek iki deneme kitabı yayınladım. Bir müddet sonra da, yani
şimdilerde de kitaplara koymadığım, başka deyişle hiçbir kitaba sığmayan
yazılarımı ele aldım. Bunları ‘Elenenler’
ismi ile yayınlamayı düşündüm, daha doğrusu düşünüyordum. İsim koymayı da,
belki bir soruşturmadan sonra yaparız. Atalarımızın çocuklarına isim
koymalarını düşünün.
Bu
düşüncelerle yazılarımı yeniden okudum:
‘Aaa,
bu yazıları ben mi yazmışım?’
‘Aaa,
bu yazıları niye yayınladığım kitaplara almamışım?’ vb. duygusal cümleler
kurdum.
Belli
ki şimdilerde duygusallığım arttı. Demek ki önceleri okunabilir de olsa
kategorilere uymayanları çekmecelerde bırakmışım.
Ne
çekmecesi! Ne kategorisi! Hem denemeler öyle kalıplara sığar mı? (Buldum!
Buldum! Kitaba koyacağım ismi buldum: Kalıpları Kıran Denemeler)
Kalıpları
Kıran Denemeler, bir bakarsın makaleye benziyor, bir bakarsın fıkraya, sohbete
ve eleştiriye…
Hem,
bu günlerde ne okudum biliyor musunuz? Bir sayfa kadar kısa deneme olacağı gibi
bir kitap kadar da uzun olabilir. Doğrusu böyle uzun bir deneme okumadım hiç.
Bunu yazanın da okuyup okumadığından şüpheliyim.
Aklınızdan,
‘Yazar, uzun denemeler için, makale gibi olan yazılar için bir gerekçe
yazıyordur.’ gibi düşünce geçti mi bilemem. Okuması 200 karakterle sınırlı
okuyucular için böyle gerekçeler hazırlayabilirdim. Ama sizin gibi okuyuculara
öyle gerekçe ayakları yapmam yapamam. Dedim ya seni ben bilmişim. Zaten öylesin de; çünkü gönüllü olarak ünsüz
birinin, hacimli ‘denemelerini’
alıyorsunuz.
Ne
güzel. Burada kelime oyunu da yapıyoruz. Deneme kategorisine sığmayanlar için ‘denemelerini’
diyerek topu taca atıyoruz. Tabii bizde topu kasıtlı olarak taca atmak diye bir
şey yok. Ama denemelerde arada sırada da olsa değil taca atma mizah dünyasına
da atarlar. Taa stat türbinlerine de atarlar. Siyasetçilerin, kodamanların
oturduğu localara kadar…
Bir
şey daha söyleyeyim mi? Şimdilerde moda oldu. Önsözlerde ya okuyucu
yönlendiriliyor ya da eksiklere gediklere bahaneler üretiliyor. Okuyucu zaten
ön yargılarla dopdolu. Bir de sen doldurmaya kalkarsan bozulur. Okuyacağı varsa
da okumaz veya okuyamaz.
Bazı
önsözler de kullanma kılavuzu gibi. Şöyle oku, böyle oku… Ya, dur bi, sus bi.
Adam kırk yılda bir kitap aldı. İstediği gibi okusun. Yaygın bir kanaat var: Yazar okuyucuya bir şey veremez. Alsa alsa
okuyucu alır.
Sizin
gibi okuyucuların bu eserimizden çok şey alacağını tahmin ediyorum. Ama
yazılanların hepsini birden almaya kalkarsanız kaldıramazsınız, hazmede-mezsiniz.
Yavaş yavaş, ağır ağır, sessiz sessiz…
Aklınıza
bir şey gelmesin dedik ya ben sen oldum. Seni biliyorum. Seni de bütün
okuyucuları da seviyorum.
Çekmeköy-İstanbul, 25. 09. 2018
______________________________
SabahattinGencal, Kalıpları Kıran DENEMELER, Cinius Yayınları, İstanbul, 2019
"Basitlik en üst düzey gelişmişliktir." - Leonardo da Vinci | ||||||
Sabahattin Gencal’ın Bugünkü Etkinliklerinden Bazıları | ||||||
|
|
|
|
|
|
|
| ||||||
