7 Nisan 2026 Salı

Sar-hoşluk

 



Yunus gibi halden hale geçtiğimin, bin bir hal yaşadığımın farkındayım. Ancak bir sarhoşluk hali yaşayacağımı, açık deyişle uyuşacağımı düşünemezdim.

Evet, uyuşukluk hissettiğim zamanlarım olmadı değil; ama bunun aldığım ilâçlardan dolayı olabileceğini düşünüyordum. İlâçlar da etkili olur; ama uyuşukluğumun daha açıkçası sarhoşluğumun sebebi başkaymış. İnsan neler görüyor hayatta. İçki içmeden de sarhoş olunabiliyormuş. Hem de dut gibi. Bülbül sarhoş olduğunda susarmış, biz aksine. Susmadığımız gibi yazdık da yazdık. Kim bilir neler yazmışız?

Çocuklarla sarhoşlar bir de aşırı sinirlenenler doğru söylermiş. Sarhoşken söylediklerimiz karışık kuruşuktu belki; ama her halde doğruydu değil mi? Neyse diyerek geçelim.

Bu uyuşma ve sarhoşluk muhabbeti de nerden çıktı diye aklımıza gelebilir:

Brigtonlu Robertson; “Çeşitli mevzular okumak tütün gibi dimağı zayıflatır ve onun uykuda kalmasını mazur gösterir. Bu alışkanlık bütün tembelliklerin en tembelidir. Ve her şeyden ziyade uyuşturucu bir tesir bırakır.” dedi bana. Tam da anlayamadım uyuşturucu tesir mi dedi sarhoş edici tesir mi dedi. Neyse ikisi de bir kapıya çıkar.

   Bu adam kim, bana ne münasebetle böyle söyler, diye düşündüm. Google’a baktım; ancak kim olduğunu anlayamadım. Sarı çizmeli Mehmet Ağa da diyemem. Çünkü sözünde doğruluk payı yok değil. Ben ona değil kendime kızmalıyım.

Biliyorsunuz geçenlerde de Schopenhauer, adeta ahmak yerine koydu beni:

“Neredeyse bütün gün okuyan ve arada düşünmeksizin, eğlence yahut meşgale ile kendisini eğlendiren kimse, yavaş yavaş kendi kendine düşünme yeteneğini kaybeder. Tıpkı at üstünden inmeyen bir adamın sonunda yürümeyi unutması gibi. Birçok eğitimli insanın durumu bundan pek farklı değildir: Okumak onları ahmaklaştırır. Çünkü her boş vakitte okumak ve sürekli olarak sadece okumak zihni mütemadiyen elle çalışmaktan daha fazla felç edici bir etkiye sahiptir...”

Ben Sarı Çizmeli’den çok Schopenhauer’a kırıldım, biliyor musunuz? Delikanlılığımdan beri tanışırız onunla. Şimdi mi söylemeliydi bunu? Ne demiş Goethe; “Bir işi zamanında yapmazsan eğer/Azalır taşımış olduğu değer.” Ne kadar doğru değil mi?

Bilindiği üzere ben, okuma hastalığına yakalandım bir kere. Bundan sonra iflah olmam gayri. Artık ben bende değilim ki kuralları takip edebileyim. İçinde bulunduğum hale göre yazıyorum işte. İnşallah daha beter hallere düşmem. Neyse beni boş verelim, yok sayalım da okuyucularımıza bir çift lâf edelim:

Bak kardeşim, sözlerimi kulağına küpe yap kardeşim:

Oku; ama Sabahattin gibi okuma. Valla, mide fesadına uğrarsınız Hint’ten Yemen’den, çayırdan çimenden örneği bütün dallara el atma. Her Sarı Çizmeli’nin eserini okuma. Benim eserlerimi oku demiyorum. Adam gibi adamların eserlerini oku. Bakın tanınmışlardan söz etmiyorum. Kapitalist düzende nasıl ünlü olunduğunu biliyorsunuzdur her halde.

Okuduğun eser üzerinde düşün. Öyle düşün ki adeta eseri yeniden yaz. Bakın böyle bir sözü birileri söylemişti; ama hatırlamıyorum. Nasıl hatırlayayım? Hem unutkanlık var, hem de, övünmek için değil tam aksine dövünmek için söylüyorum; okuduğum o kadar çok yazar var ki karıştırdım birbirlerine. Yeri gelmişken bir şey daha söyleyeyim mi? Bunlar hep birbirlerinden almışlar. Tamam, yararlanır insan; ama kaynak belirtmez mi? Batılı, isim verirsem ayıp olacak kodamanlar diyeyim, evet Batılı kodamanlar İslâm Medeniyeti ve Doğu medeniyeti kaynaklarından yararlanmışlar; ancak hiç renk vermemişler. İşte onun için...

Evet, işte onun için birinci kaynakları okumaya çalışın. Zavallı ben, zavallı benim gibi olanlar dilimiz yoktu, paramız yoktu, çevremiz yoktu; onun için ikinci hatta üçüncü dördüncü kaynaklarla yetinmek zorunda kaldık. Kısaca sizler seçme eserleri okuyunuz.

Okuduğunuz eseri, kısa aralıklarla bir defa daha, bir defa daha okuyun. Uzun aralıklar iyi olmuyor. Örneğin kütüphanemdeki eserleri elime alınca sanki yeni teşerrüf ediyoruz.

Okuduğunuz eserden esinlendiklerinizi yazın. Dikkat ediniz esinlendiklerinizi diyorum. Ben ne yaptım? Aynen alıntılar yaptım. Alıntı güzel de, her şeyin fazlası zarar verir.

Nasihatlerin da bir dozu olmalı değil mi? Şimdilik bu kadarı yetsin mi? Peki, bir iki cümle daha yazıp bitirelim:

Eşref saatinizi bilin. O saatte, okumaya veya yazmaya çalışın.

Eşref saat derken başka bir hale geçtim:

Benim de bir zamanlar eşref saatim vardı. Sabah namazından sonra geçerdim klavyenin başına. Rahmetli eşim dua okurdu. Ben de yazardım. O anlarda yazdıklarım güzeldi, etkiliydi şuydu buydu demiyorum; ama o zamanlarda nasıl olursa olsun yazmaktan zevk alırdım. Ya şimdi, ne eşref saati ne şeref saati. Dediğim gibi bir günde bile halden hale giriyorum. Bu andaki halim, kusura bakmayın sarhoşluk hali. Ama biliyorsunuz ki sarhoşlar doğru söyler. Bir şey daha söyleyeyim:

Yazar atölyelerinde gençlere, “Ne söylediğin önemli değil, nasıl söylediğin önemli.” diyorlar. Nasıl söylediğinize dikkat edin ama siz siz olun ne pahasına olursa olsun doğruluktan ayrılmayın.

Uyuşukluktan kurtulma umuduyla.

Çekmeköy-İstanbul, 28. 08. 2020

 ___________________________

Sabahattin Gencal, DÜŞÜNCE ÇİFTLİĞİ, Cinius Yayınları, İstanbul, 2021