Yunus
gibi halden hale geçtiğimin, bin bir hal yaşadığımın farkındayım. Ancak bir
sarhoşluk hali yaşayacağımı, açık deyişle uyuşacağımı düşünemezdim.
Evet,
uyuşukluk hissettiğim zamanlarım olmadı değil; ama bunun aldığım ilâçlardan
dolayı olabileceğini düşünüyordum. İlâçlar da etkili olur; ama uyuşukluğumun
daha açıkçası sarhoşluğumun sebebi başkaymış. İnsan neler görüyor hayatta. İçki içmeden de sarhoş olunabiliyormuş.
Hem de dut gibi. Bülbül sarhoş olduğunda
susarmış, biz aksine. Susmadığımız gibi yazdık da yazdık. Kim bilir neler
yazmışız?
Çocuklarla
sarhoşlar bir de aşırı sinirlenenler doğru söylermiş. Sarhoşken söylediklerimiz
karışık kuruşuktu belki; ama her halde doğruydu değil mi? Neyse diyerek
geçelim.
Bu uyuşma
ve sarhoşluk muhabbeti de nerden çıktı diye aklımıza gelebilir:
Brigtonlu
Robertson; “Çeşitli mevzular okumak
tütün gibi dimağı zayıflatır ve onun uykuda kalmasını mazur gösterir. Bu
alışkanlık bütün tembelliklerin en tembelidir. Ve her şeyden ziyade uyuşturucu
bir tesir bırakır.” dedi bana. Tam da anlayamadım uyuşturucu tesir mi dedi
sarhoş edici tesir mi dedi. Neyse ikisi de bir kapıya çıkar.
Bu adam kim, bana ne münasebetle böyle
söyler, diye düşündüm. Google’a baktım; ancak kim olduğunu anlayamadım. Sarı
çizmeli Mehmet Ağa da diyemem. Çünkü sözünde doğruluk payı yok değil. Ben ona değil kendime kızmalıyım.
Biliyorsunuz
geçenlerde de Schopenhauer, adeta ahmak yerine koydu beni:
“Neredeyse
bütün gün okuyan ve arada düşünmeksizin, eğlence yahut meşgale ile kendisini
eğlendiren kimse, yavaş yavaş kendi kendine düşünme yeteneğini kaybeder. Tıpkı
at üstünden inmeyen bir adamın sonunda yürümeyi unutması gibi. Birçok eğitimli
insanın durumu bundan pek farklı değildir: Okumak onları ahmaklaştırır. Çünkü her boş vakitte okumak ve sürekli olarak
sadece okumak zihni mütemadiyen elle çalışmaktan daha fazla felç edici bir
etkiye sahiptir...”
Ben Sarı
Çizmeli’den çok Schopenhauer’a kırıldım, biliyor musunuz? Delikanlılığımdan
beri tanışırız onunla. Şimdi mi söylemeliydi bunu? Ne demiş Goethe; “Bir işi zamanında yapmazsan eğer/Azalır
taşımış olduğu değer.” Ne kadar doğru değil mi?
Bilindiği
üzere ben, okuma hastalığına yakalandım
bir kere. Bundan sonra iflah olmam gayri. Artık ben bende değilim ki kuralları takip edebileyim. İçinde
bulunduğum hale göre yazıyorum işte. İnşallah daha beter hallere düşmem. Neyse
beni boş verelim, yok sayalım da okuyucularımıza bir çift lâf edelim:
Bak kardeşim, sözlerimi kulağına
küpe yap kardeşim:
Oku; ama
Sabahattin gibi okuma. Valla, mide fesadına uğrarsınız Hint’ten Yemen’den,
çayırdan çimenden örneği bütün dallara el atma. Her Sarı Çizmeli’nin eserini
okuma. Benim eserlerimi oku demiyorum. Adam
gibi adamların eserlerini oku. Bakın tanınmışlardan söz etmiyorum.
Kapitalist düzende nasıl ünlü olunduğunu biliyorsunuzdur her halde.
Okuduğun eser üzerinde düşün. Öyle
düşün ki adeta eseri yeniden yaz. Bakın böyle bir sözü birileri söylemişti; ama
hatırlamıyorum. Nasıl hatırlayayım? Hem unutkanlık var, hem de, övünmek için
değil tam aksine dövünmek için söylüyorum; okuduğum o kadar çok yazar var ki
karıştırdım birbirlerine. Yeri gelmişken bir şey daha söyleyeyim mi? Bunlar hep
birbirlerinden almışlar. Tamam, yararlanır insan; ama kaynak belirtmez mi?
Batılı, isim verirsem ayıp olacak kodamanlar diyeyim, evet Batılı kodamanlar
İslâm Medeniyeti ve Doğu medeniyeti kaynaklarından yararlanmışlar; ancak hiç
renk vermemişler. İşte onun için...
Evet,
işte onun için birinci kaynakları okumaya çalışın. Zavallı ben, zavallı benim
gibi olanlar dilimiz yoktu, paramız yoktu, çevremiz yoktu; onun için ikinci
hatta üçüncü dördüncü kaynaklarla yetinmek zorunda kaldık. Kısaca sizler seçme eserleri okuyunuz.
Okuduğunuz
eseri, kısa aralıklarla bir defa daha, bir defa daha okuyun. Uzun aralıklar iyi
olmuyor. Örneğin kütüphanemdeki eserleri elime alınca sanki yeni teşerrüf
ediyoruz.
Okuduğunuz eserden
esinlendiklerinizi yazın. Dikkat ediniz esinlendiklerinizi diyorum. Ben ne
yaptım? Aynen alıntılar yaptım. Alıntı güzel de, her şeyin fazlası zarar verir.
Nasihatlerin
da bir dozu olmalı değil mi? Şimdilik bu kadarı yetsin mi? Peki, bir iki cümle
daha yazıp bitirelim:
Eşref saatinizi bilin. O
saatte, okumaya veya yazmaya çalışın.
Eşref
saat derken başka bir hale geçtim:
Benim de
bir zamanlar eşref saatim vardı. Sabah namazından sonra geçerdim klavyenin
başına. Rahmetli eşim dua okurdu. Ben de yazardım. O anlarda yazdıklarım
güzeldi, etkiliydi şuydu buydu demiyorum; ama o zamanlarda nasıl olursa olsun yazmaktan zevk alırdım. Ya şimdi,
ne eşref saati ne şeref saati. Dediğim gibi bir günde bile halden hale
giriyorum. Bu andaki halim, kusura bakmayın sarhoşluk hali. Ama biliyorsunuz ki
sarhoşlar doğru söyler. Bir şey daha söyleyeyim:
Yazar
atölyelerinde gençlere, “Ne söylediğin önemli değil, nasıl söylediğin önemli.”
diyorlar. Nasıl söylediğinize dikkat
edin ama siz siz olun ne pahasına
olursa olsun doğruluktan ayrılmayın.
Uyuşukluktan
kurtulma umuduyla.
Çekmeköy-İstanbul, 28. 08. 2020
___________________________
Sabahattin
Gencal, DÜŞÜNCE ÇİFTLİĞİ, Cinius Yayınları, İstanbul, 2021
