7 Mart 2026 Cumartesi

Ruh Tüneli mi?

 

 


 “Korkuları Yenmek” adlı yazımızı seneler sonra da olsa okuduk.

Beynimizin sel felâketine uğradığını, ama zamanla sel artığı bile görülmediğini, dümdüz bir ova gibi olduğunu belirten bir benzetme yapmıştık. Ova yerine durgun göl gibi diyelim. Balçıklı göl demek daha uygun olur belki. Böyle böyle benzetmeleri canlandırırken kafamda aklıma barajlar geldi, baraj altında kalan binalar, yerleşim yerleri geldi. Derken, durumumu açıklayabileceğim bir benzetmeyi buldum. İstisnalar dışında tüm geçmişim sular altında, balçık altında kaldı.

Vefakâr ve cefâkâr okuyucum, sen dalgıç değilsin ki suların altındaki geçmişimi öğrenebilesin, arkelog değilsin ki balçık altında kalan geçmişimi öğrenebilesin.

Benim geçmişimi öğrenmek hiç kimseye bir şey kazandırmaz, ama belki bir uğraşı zevki verir, kâşif olabilme becerisini geliştirir. Bu da zaman harcamaya değer mi bilemem.

Geçmişim seller altında kaldı; ama yazdıklarımın birçoğunu kurtarabildim. Bastıramadım ama bilgisayardaki depoda duruyorlar.

 “Korkuları Yenmek” başlıklı yazı bu yazılardan biridir. Sanki bu yazımı ıssız yörede olan, durgun balçıklı göle atıverdim. Durgun suya atılan bir nesne atıldığında görülen halkalar, titreşimler nasıl olur?

 Hep benzetmelerle anlatmak zorunda kalıyorum. “Korkuları Yenmek başlıklı yazının düşündürdükleri, hissettirdikleri nelerdir?” demek ve serbestçe yazmak daha iyi olmaz mıydı?

Hayret, yazıyı birkaç sene önce yazdığımı sanıyordum, meğer on sene önce yazmışım, hatta on buçuk sene önce...

 Hayret, on sene önce de aynı yakınmalar içindeydim.

 Yine hayret ki yakınırken de aşağı yukarı başlangıçtaki anlatımıma uygun bir dil kullanmışım.

Şaşırma, şaşakalma yerine hayret kelimesini kullandım.

Kendi kendime de hayret edince “hayret” sözcüğünün anlamına bakıverdim. Hayret kelimesinin bildiğimiz anlamlar dışında "farkına varma, ayırdına varma, fark etme" gibi kök anlamları da mevcutmuş. Mevcutmuş deyip geçiyorum; aksi takdirde konudan sapmış olurum.

Konudan sapma da olacak bu yazılarımızda. Ahmet Gencal’ın benzetmesiyle diyorum: Hayal salıncağında sallanacağız Türkiye’nin ve dünyanın birçok yöresine uçacak salıncağımız. Salıncaktan düşmezseniz mesele yok. Düşenlerin vay haline, geçirdikleri zamana mı yanalım, hayal kırıklıklarına mı?

 “Korkuları Yenmek”başlıklı yazıdan söz ediyorduk. Peki, bu yazının türü nedir sizce? Siz düşüne dururken ben açıklayayım. Bu yazıyı bir öykü yarışması için yazmıştım aslında. Anılarımı sıralı olarak yazsak olmayacaktı. Sözde bir genel kurul toplantısı yaptık. Sözde bir kurgu yaptık. Tabii, dereceye giremedik.

Ara söz olarak belirteyim: Gençliğimde bir anımı öykü biçimde yazarak, yerel bir gazetenin açtığı öykü yarışmasında birinci olduk. Yeri gelirse diğer birinciliklerimizden, ikinciliklerimizden de söz ederiz...

“Korkuları Yenmek”başlıklı yazımızı bir psikolojik dergiye göndersek dereceye girer miydi? Girerdi belki, ama psikolojik konularla uğraşmak bana yasaklanmıştır.

Nasıl ki “Benler Genel Kurulu” dünyada ilktir, psikolojiden söz etmenin yasaklanma da ilktir belki. Belki demem şundan, bu konuda özel bir araştırma yapmadım, belki de...

Şimdi anlamışsınızdır ki siz yasaklı birinin yazılarını okuyorsunuzdur. Bu yasak hikâyesini de kısaca anlatayım:

 İlköğretmen okulu beşinci sınıftayım (1960’da) ikinci dönem kompozisyon hocamız değişti. Yeni gelen hocamız yazılı sonuçlarını açıklıyor. 656 Sabahattin Gencal 4 (dört). Olur şey değil. Tek kelime etmedim. Sınıf da şaşkın sanki kimse nefes almıyor. Hoca bu ortamı nasıl değerlendirdi bilemem. Dört dörtlük kompozisyon dört vermesinin sebebi psikolojik terimleri fazla kullanmam ve psikolojik benzetmelere başvur-mamdı. Hocamız, resmen psikolojiden söz etmemi yasaklıyor. Yoksa dört bile alamaz mışım.

 Psikoloji öğrenmem yasaklanmıyor, psikolojiyi kompozisyonda kullanmam yasaklanıyor. Öğrenme kullanılmak için olur, sadece öğrenmiş olmak için değil; ama herhalde aşırıya kaçmışım.

Bu yasağa kısmen uyabildim. Ek olarak yazayım bir tesadüf olmasaydı kompozisyondan geçmesine geçerdim; ama yüksek not alamazdım.

Hayatım tesadüflerle mi dolu, tesadüfleri değer-lendirmelerle mi dolu? Bu ayrı konu.

Kompozisyon dersi sözlü sınav odasının kapısı önünde sıramızı bekliyoruz. Köşede bir gazete parçası görüyorum. Alıp okuyorum bir köşe yazarının yazısı dikkatimi çekiyor, yazıyı ikinci defa okuyorum... Sınavda aynı konu çıkmasın mı? Psikolojiye girmeden, biraz önce öğrendiklerimi sıralıyorum. Tabii, hak ettiğim notu da alıyorum.

Edebiyat derslerinde yasağa kısmen uydum, ama psikolojiyle ilgilenmekten geri kalmadım. İlköğretmen okulundan sonra girdiğim Bursa Eğitim Enstitüsü’nde de psikoloji okudum. Öğretmen olunca da okudum. Hatta eşim de psikoloji okumamdan yakınır oldu.

 Aslında ben Pedagoji bölümüne gitmek istiyordum; ama bu bölüme üç yıl ilkokul öğretmenliği yapanlar başvurabiliyordu. Ben üç yıl beklemektense edebiyat bölümünü seçtim. Neden fen değil de edebiyat? Fen derslerim de iyiydi; ama edebiyatı seçtim. Bunun sebebini bir yerde yazmıştım, sırası gelirse yine yazarız.

 Evet, psikolojiden söz ediyorduk. TODAİE’de,  Ortaöğretimde Rehberlik Hizmetlerinin Geliştirilmesi konulu master tezi hazırlamıştım. Bunun için ne kadar psikolojik eser okuduğumu saymadım. Dahası var: Kendimizi Görme Denemesi adlı bir eser yazmaya çalıştım. Bunun için de ne kadar eser okuduğumu bilemem.

Okumakla kendimi göremedim. Anladığım kadarıyla kimse kendini göremiyor. Şu kadarını belirteyim: Onca kitap okumak yerine Kur’an-ı Kerimdeki insanla ilgili ayetleri şöyle güzelce tefsir edenlerin eserlerini okusaymışım daha iyi olurdu.

Psikolojiyle ilgilenenlerin eserlerini okuduysanız bilinçaltına sık sık seyahat yapmışsınızdır. Ben bilinçaltına seyahat yapmaktan, yaptırmadan öte Ruh Tüneline girmeye çalıştım.

 Allah, Kuran-ı Kerim’de ruh hakkında az bilgi verdiğini buyuruyor. Ben bu az bilginin peşine düştüm. Düşe kalka koştum, yürüdüm; ama bilgi edinemedim. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, bir hadisten yola çıkarak kalpteki bir karartıdan söz ediyor. Tabii, bunu açıklayacak durumda olmadığımı biliyorum. Ben bu karartıyı her insanda bir karakutu olduğuna yordum ilkin. Daha sonra evrendeki karadelikler aklıma geldi, hani bunca büyük yıldızları bir anda yutan karadelikler... Ayrıca bu karartı bir tünelin girişimi diye de düşündüm.

İnsan ömrü sonsuzdur. Sonsuz sayısının yanında dünyada geçen senelerin lafı bile olmaz; değil 100 sene 200 sene de yaşasa insanoğlu sanki bir “an” kadar yaşamış olmaz mı? Tasavvuf bu “an” konusunu da çokça ele alıyor.

İşte görüyorsunuz, psikolojiden, metafizikten, tasavvufa geçtik. Böyle dalgalanmayla, daldan dala atlamayla bir yere varılamaz tabii. Onun için durulmak lazım. Yaygın deyişi hatırlamışsınızdır. Dalgalandım da duruldum; koştum ardından yoruldum...

Unutmadan bir uyarı yapayım. Bu ruh tüneli benzetmem benim benzetmem. Evliyalar, enbiyalar bu tünelden geçebilirler; çünkü onların özel fenerleri vardır. Belki de oksijen depoları. Benim ne fenerim var, ne de... Kısaca hiç bir şeyim yok. Vardıysa bile şimdi yok. Seller senesinden sonra...

 

   ?

(…)

______________________

SabahattinGencal, Dünya Labirentinde BEN/BİZ, Cinius Yayınları, İstanbul, 2018

"Basitlik en üst düzey gelişmişliktir." - Leonardo da Vinci

Sabahattin Gencal’ın Bugünkü Etkinliklerinden Bazıları

 

GÜNCE

 

MEDYADAN

 

MÜZİK

 

RESİM

 

VECİZE

 

ŞİİR

 

KİTAPLARDAN

 

MEKTUBÂT-Î RAB