“Korkuları Yenmek” adlı yazımızı seneler sonra
da olsa okuduk.
Beynimizin
sel felâketine uğradığını, ama zamanla sel artığı bile görülmediğini, dümdüz
bir ova gibi olduğunu belirten bir benzetme yapmıştık. Ova yerine durgun göl
gibi diyelim. Balçıklı göl demek daha uygun olur belki. Böyle böyle
benzetmeleri canlandırırken kafamda aklıma barajlar geldi, baraj altında kalan
binalar, yerleşim yerleri geldi. Derken, durumumu açıklayabileceğim bir
benzetmeyi buldum. İstisnalar dışında tüm geçmişim sular altında, balçık
altında kaldı.
Vefakâr
ve cefâkâr okuyucum, sen dalgıç değilsin ki suların altındaki geçmişimi
öğrenebilesin, arkelog değilsin ki balçık altında kalan geçmişimi
öğrenebilesin.
Benim
geçmişimi öğrenmek hiç kimseye bir şey kazandırmaz, ama belki bir uğraşı zevki
verir, kâşif olabilme becerisini geliştirir. Bu da zaman harcamaya değer mi
bilemem.
Geçmişim
seller altında kaldı; ama yazdıklarımın birçoğunu kurtarabildim. Bastıramadım
ama bilgisayardaki depoda duruyorlar.
“Korkuları Yenmek” başlıklı yazı bu yazılardan
biridir. Sanki bu yazımı ıssız yörede olan, durgun balçıklı göle atıverdim.
Durgun suya atılan bir nesne atıldığında görülen halkalar, titreşimler nasıl
olur?
Hep
benzetmelerle anlatmak zorunda kalıyorum. “Korkuları Yenmek başlıklı yazının
düşündürdükleri, hissettirdikleri nelerdir?” demek ve serbestçe yazmak daha iyi
olmaz mıydı?
Hayret,
yazıyı birkaç sene önce yazdığımı sanıyordum, meğer on sene önce yazmışım,
hatta on buçuk sene önce...
Hayret,
on sene önce de aynı yakınmalar içindeydim.
Yine
hayret ki yakınırken de aşağı yukarı başlangıçtaki anlatımıma uygun bir dil
kullanmışım.
Şaşırma,
şaşakalma yerine hayret kelimesini kullandım.
Kendi
kendime de hayret edince “hayret” sözcüğünün anlamına bakıverdim. Hayret
kelimesinin bildiğimiz anlamlar dışında "farkına varma, ayırdına varma,
fark etme" gibi kök anlamları da mevcutmuş. Mevcutmuş deyip geçiyorum;
aksi takdirde konudan sapmış olurum.
Konudan
sapma da olacak bu yazılarımızda. Ahmet Gencal’ın benzetmesiyle diyorum: Hayal
salıncağında sallanacağız Türkiye’nin ve dünyanın birçok yöresine uçacak
salıncağımız. Salıncaktan düşmezseniz mesele yok. Düşenlerin vay haline,
geçirdikleri zamana mı yanalım, hayal kırıklıklarına mı?
“Korkuları
Yenmek”başlıklı yazıdan söz ediyorduk. Peki, bu yazının türü nedir sizce? Siz
düşüne dururken ben açıklayayım. Bu yazıyı bir öykü yarışması için yazmıştım
aslında. Anılarımı sıralı olarak yazsak olmayacaktı. Sözde bir genel kurul
toplantısı yaptık. Sözde bir kurgu yaptık. Tabii, dereceye giremedik.
Ara
söz olarak belirteyim: Gençliğimde bir anımı öykü biçimde yazarak, yerel bir
gazetenin açtığı öykü yarışmasında birinci olduk. Yeri gelirse diğer
birinciliklerimizden, ikinciliklerimizden de söz ederiz...
“Korkuları
Yenmek”başlıklı yazımızı bir psikolojik dergiye göndersek dereceye girer miydi?
Girerdi belki, ama psikolojik konularla uğraşmak bana yasaklanmıştır.
Nasıl
ki “Benler Genel Kurulu” dünyada ilktir,
psikolojiden söz etmenin yasaklanma da ilktir belki. Belki demem şundan, bu
konuda özel bir araştırma yapmadım, belki de...
Şimdi
anlamışsınızdır ki siz yasaklı birinin yazılarını okuyorsunuzdur. Bu yasak
hikâyesini de kısaca anlatayım:
İlköğretmen
okulu beşinci sınıftayım (1960’da) ikinci dönem kompozisyon hocamız değişti.
Yeni gelen hocamız yazılı sonuçlarını açıklıyor. 656 Sabahattin Gencal 4
(dört). Olur şey değil. Tek kelime etmedim. Sınıf da şaşkın sanki kimse nefes
almıyor. Hoca bu ortamı nasıl değerlendirdi bilemem. Dört dörtlük kompozisyon
dört vermesinin sebebi psikolojik terimleri fazla kullanmam ve psikolojik
benzetmelere başvur-mamdı. Hocamız, resmen psikolojiden söz etmemi yasaklıyor.
Yoksa dört bile alamaz mışım.
Psikoloji
öğrenmem yasaklanmıyor, psikolojiyi kompozisyonda kullanmam yasaklanıyor.
Öğrenme kullanılmak için olur, sadece öğrenmiş olmak için değil; ama herhalde
aşırıya kaçmışım.
Bu
yasağa kısmen uyabildim. Ek olarak yazayım bir tesadüf olmasaydı kompozisyondan
geçmesine geçerdim; ama yüksek not alamazdım.
Hayatım
tesadüflerle mi dolu, tesadüfleri değer-lendirmelerle mi dolu? Bu ayrı konu.
Kompozisyon
dersi sözlü sınav odasının kapısı önünde sıramızı bekliyoruz. Köşede bir gazete
parçası görüyorum. Alıp okuyorum bir köşe yazarının yazısı dikkatimi çekiyor,
yazıyı ikinci defa okuyorum... Sınavda aynı konu çıkmasın mı? Psikolojiye
girmeden, biraz önce öğrendiklerimi sıralıyorum. Tabii, hak ettiğim notu da
alıyorum.
Edebiyat
derslerinde yasağa kısmen uydum, ama psikolojiyle ilgilenmekten geri kalmadım.
İlköğretmen okulundan sonra girdiğim Bursa Eğitim Enstitüsü’nde de psikoloji
okudum. Öğretmen olunca da okudum. Hatta eşim de psikoloji okumamdan yakınır
oldu.
Aslında
ben Pedagoji bölümüne gitmek istiyordum; ama bu bölüme üç yıl ilkokul
öğretmenliği yapanlar başvurabiliyordu. Ben üç yıl beklemektense edebiyat
bölümünü seçtim. Neden fen değil de edebiyat? Fen derslerim de iyiydi; ama
edebiyatı seçtim. Bunun sebebini bir yerde yazmıştım, sırası gelirse yine
yazarız.
Evet,
psikolojiden söz ediyorduk. TODAİE’de, Ortaöğretimde Rehberlik
Hizmetlerinin Geliştirilmesi konulu master tezi hazırlamıştım. Bunun için ne
kadar psikolojik eser okuduğumu saymadım. Dahası var: Kendimizi Görme Denemesi
adlı bir eser yazmaya çalıştım. Bunun için de ne kadar eser okuduğumu bilemem.
Okumakla kendimi göremedim.
Anladığım kadarıyla kimse kendini göremiyor. Şu kadarını belirteyim: Onca kitap
okumak yerine Kur’an-ı Kerimdeki insanla ilgili ayetleri şöyle güzelce tefsir
edenlerin eserlerini okusaymışım daha iyi olurdu.
Psikolojiyle
ilgilenenlerin eserlerini okuduysanız bilinçaltına sık sık seyahat
yapmışsınızdır. Ben bilinçaltına seyahat yapmaktan, yaptırmadan öte Ruh
Tüneline girmeye çalıştım.
Allah, Kuran-ı Kerim’de ruh hakkında az bilgi
verdiğini buyuruyor. Ben bu az bilginin peşine düştüm. Düşe kalka koştum,
yürüdüm; ama bilgi edinemedim. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, bir hadisten
yola çıkarak kalpteki bir karartıdan söz ediyor. Tabii, bunu açıklayacak
durumda olmadığımı biliyorum. Ben bu karartıyı her insanda bir karakutu
olduğuna yordum ilkin. Daha sonra evrendeki karadelikler aklıma geldi, hani
bunca büyük yıldızları bir anda yutan karadelikler... Ayrıca bu karartı bir
tünelin girişimi diye de düşündüm.
İnsan
ömrü sonsuzdur. Sonsuz sayısının yanında dünyada geçen senelerin lafı bile
olmaz; değil 100 sene 200 sene de yaşasa insanoğlu sanki bir “an” kadar yaşamış olmaz mı? Tasavvuf bu
“an” konusunu da çokça ele alıyor.
İşte
görüyorsunuz, psikolojiden, metafizikten, tasavvufa geçtik. Böyle
dalgalanmayla, daldan dala atlamayla bir yere varılamaz tabii. Onun için
durulmak lazım. Yaygın deyişi hatırlamışsınızdır. Dalgalandım da duruldum;
koştum ardından yoruldum...
Unutmadan
bir uyarı yapayım. Bu ruh tüneli benzetmem benim benzetmem. Evliyalar, enbiyalar
bu tünelden geçebilirler; çünkü onların özel fenerleri vardır. Belki de oksijen
depoları. Benim ne fenerim var, ne de... Kısaca hiç bir şeyim yok. Vardıysa
bile şimdi yok. Seller senesinden sonra...
?
(…)
______________________
SabahattinGencal, Dünya Labirentinde BEN/BİZ, Cinius Yayınları, İstanbul, 2018
"Basitlik en üst düzey gelişmişliktir." - Leonardo da Vinci | ||||||
Sabahattin Gencal’ın Bugünkü Etkinliklerinden Bazıları | ||||||
|
|
|
|
|
|
|
| ||||||
