Son zamanlarda
siyaset arenasında ve yargı alanında yaşanan kimi gelişmeler bana onlarca yıl
önce yazdığım bir yazının başlığını çağrıştırdı: Önce Onur!
Onursuzların
hiç de az olmadığı bir toplumda yaşıyoruz. Kimi seçilmişlerin aldıkları oyun
niteliğine bakmaksızın parti değiştirmeleri, önemli siyasi davalarda itirafçı
olmuş birilerinin ifadelerinde ortaya çıkan iftiraya zorlama girişimleri, kimi
tanıkların ifade değiştirmelerine karşın yetkili yerlerde bulunan birilerinin
bu durumu göz göre göre inkâr edebilmesi, kamu görevlilerinin edindikleri
mülklerin listesi, hep aynı kavramı önümüze çıkarıyor: Önce Onur!
Onursuzluk,
doğuştan kişiliğimize işlemiş bir özellik değil, içinde yaşadığımız toplumdan
kaptığımız bir alışkanlık ve davranış biçimi olarak bazılarının yakasına
yapışıyor.
Onlarca yıl
önce üniversite sınavlarına hazırlanan gencecik çocuklarımızı herkesin sahte
olduğunu bildiği raporlarla okullardan dershanelere ve özel çalışma alanlarına
çekerken, o gençlere yalan söylemeyi, olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme
kötü alışkanlığını da aşıladığımızı, onursuzluğu teşvik ettiğimizi yazmıştım. O
zamanlar hiç tanımadığım bir lise öğretmeni olan ve sonradan Burdur Mehmet Akif
Ersoy Üniversitesinde Türkçe okutmanı olacak K. Semra Eren ile böyle
tanışmıştık. Benim Cumhuriyet Gazetesi ikinci sayfasında çıkan yazımı çoğaltıp
bütün öğrencilerine dağıtmış Semra. Sonra da onun çağrısıyla yıllarca Burdur’da
yapılan Fakir Baykurt anma etkinliklerine katılmıştım…
Bugün,
seçilmişlere yönelik parti değiştirmeleri için yapılan baskılar eşleri
üzerinden baskı kurulduğu için parti değiştirdiği söylenen kimi politik
isimler, ne hikmetse bu değişimlerin hep iktidardaki partiye geçme biçiminde
gerçekleşmesi, bizi kendi resmimize daha yakından bakma zorunluluğu doğuruyor.
Bu kıvırmaların, bu yalpalamaların tarihi ve toplumsal kökeni nereden geliyor,
ona bakalım.
Öncelikle,
medeniyet denilen sınıflı toplumun, işi gücü yalan dolan olan, yazı-para-devlet
üçüzünün öncüsü Tefeci Bezirgân zümresinin ilk doğduğu topraklarda yaşıyoruz.
Çalışmadan, emek harcamadan, çalışanların, üretenlerin emeklerini sömüren bu
asalak zümre, bugün de en ücra köylerimize kadar üreticilerimizin baş
belasıdır.
17 Aralık 1979
günü, evinin önünde, Ziya Gökalp’le ilgili üç kitap yazmış, onu Türkiye sosyal
gerçekliği için önemli bir düşünür saymış ve kendilerinin “Türkçü “ olduğunu
sanan kışkırtılmış tetikçiler tarafından kurşunlanarak öldürülmüş Cavit Orhan
Tütengil hocamızın kitaplarını okurken karşıma çıkmıştı bu sosyal
gerçekliğimiz. “Azgelişmişliğin iktisadi ölçütleri arasında yer alan diğer bir
etken de ‘şişkin bir ticaret kesimi’dir. Azgelişmiş ülkelerde şaşırtıcı bir
biçimde, ticaretle uğraşanlar üretici kesimden daha fazla bir nüfus oranı
oluşturmaktadır. Türkiye’de 100 üretene göre 780 ticaretle uğraşan vardır.” (Le
Pays Sous – Developpes, Paris 1963, alıntılayan Cavit Orhan Tütengil,
Azgelişmenin Sosyolojisi, s 92) … Bu denklem, 63 yıl öncesine ilişkin rakamlar
üzerine kuruludur; günümüzde bu makasın daha da açılmış olduğuna hiç kuşku
yoktur. İngiltere’de iki kesim birbirine eşittir; Yeni Zelanda’da ticaretle
uğraşanlar tarım kesiminde çalışanlardan daha azınlıkta kalmaktadır.
Ortaçağ’daki
bezirgân ilişkilerin ahlâklarını az kemirebildiği ülkeler toplumsal gelişme
açısından da hızlı ilerleyebilmiş ülkeler olmuştur. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın
çok ayrıcalıklı bir yere koyarak okuduğum iki kitabı” “İlkel Sosyalizmden
Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere” ve “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş:
Japonya”dır.
Kapitalizm,
ilk doğduğu “Serbest Rekabetçi” çağında devrimci bir nitelik taşıyordu.
Arkasına sanayi proletaryasını ve yoksul köylülüğü alan burjuvazi “Eşitlik,
Kardeşlik, Hürriyet” parolası ile 1789 Burjuva Devrimi’ni gerçekleştirmişti.
Türkiye
Cumhuriyetini kuran, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre “Sınıfsız Devrimciler,”
Cumhuriyetin geleceği için Türkiye’de de Batı’daki gibi burjuva sınıfının
gelişebilmesi için çok çaba gösterdiler. Savaş yıllarında “Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetleri”nde örgütlenmiş, “kediye göre budu” yerli burjuvazimiz henüz
emekleme çağını yaşıyordu. Cumhuriyet kurucularının farklı niyetlerle
destekleyip büyüttükleri işveren sınıfı, artık emperyalist çağa ulaşmıştı ve
rüştünü ispat eder etmez ilk yaptığı iş, Cumhuriyet kuruluş döneminde siyaset
alanında sinmiş, Kubilay olayı gibi birkaç olayda başını göstermiş
Tefeci-Bezirgân zümresini de arkasına alarak kendilerini büyüten Cumhuriyet’in
birçok değerini arkadan hançerlemek oldu. Attilâ İlhan’ın dönem romanlarında bu
gerçek çok başarılı bir biçimde edebiyat alanına taşınmıştır.
Türkiye bugün
çok önemli bir süreçten geçiyor. Emperyalizm ve ortakları, Orta Doğu ve Ortaçağ
karanlığına sürüklemek istedikleri Türkiye’de kendileri için engel gördükleri
siyasal güçlerin ve dürüst habercilik yapanların üzerine pervasızca saldırıyor.
Onursuzluk ve
ahlâksızlık çoğalmış gibi görünürken aynı zamanda bir arınma sürecine de
girdik. Yalandan, çıkar ilişkilerinden uzak kalmaya çalışan onurlu insanların
büyük çoğunluğu boyun eğmiyor. Parti değiştirenlere, ikiyüzlü davrananlara
yönelik halk desteği de giderek azalıyor.
En tepedeki
kamu görevlisinden en sıradan yurttaşımıza kadar hepimiz, artık kendimize bir
yer seçmek zorundayız. Ya onurlu, özgür bir yaşamdan, gerçek adaletten yana
olacağız, ya da birilerine çıkar ortağı olacak biçimde boyun eğerek yaşamaktan
yana tavır alacağız.
Karar bizim.
Karabük SSK Hastanesi’nde idari görev almış bir hekim olarak işe giriş için
açtığımız yazılı sınavı kazanmış adaylar arasında yaptığımız yoklamada, “Sizce
yaşamda en önemli şey nedir?” sorusuna “Onur!” yanıtını vermiş bir genç
arkadaşımızı hastane çalışanları arasına katmış ve çalışmasından çok hoşnut
kalmıştık.
Gelin, yediden
yetmişe, şu güzel kavram çevresinde birleşmeye çalışalım: Önce Onur!
Gününüz aydın
olsun değerli dostlar…
9 Mayıs 2026,
Alper Akçam
https://www.facebook.com/