(…)
Okumak gibisi yok benim için. Okumasaydım, bu dört duvar arasında nasıl yaşayabilirdim? Okumasaydım bu bozuk düzende nasıl nefes alabilirdim. Biraz abarttım mı? Abartmadım; ama okumam dar anlamda bir okuma olduğu için yazdığım su götürür, söz getirir.
Otobüs durağında da okuyorum, poliklinik önünde de. Ne okuyorum dersiniz? Kitaptan başka bir şey okuyamıyorum. Bir ara düşünmüştüm: Hastane kapılarında bekleyenler kitap kahramanlarından çok daha ilginçken niye kitapta ısrar ediyorum. Konuşmaya gelince ‘Doğayı okumalı, hayvanı ve bitkileri okumalı.’demekten geri kalmıyoruz. “Okumasını bilirseniz her insanın bir kitap olduğunu göreceksiniz.” vecizesini de sık sık tekrarlıyoruz. Çoook eskiden, gençliğimde gözlem yapardım; ancak şimdi yapamıyorum. Oysa yetmişinde gözlem yapmak daha orijinal olabilirdi. Böylesine girişlerin konuyu dağıtmaktan başka bir yararı yok. Benim dağıttığımı kim toplayabilir ki… Konuya gelelim. Daha doğrusu konulara gelelim. Çünkü birkaç hususu yazacağım:
Dün, yani 21 Şubat 2013 Perşembe günü Yuvacık’ta bulunan Kocaeli Diş Hekimliği Fakültesine gittim. Sıramı beklerken Kevser Yeşiltaş’ın “Arif için Din Yoktur.” Adlı eserini okumaya başladım.
Muhyiddin
ibn-i Arabi’nin bu sözünü açıklamaya çalışan Kevser Yeşiltaş’a sözüm yok.
Kendisini tebrik ederim. Bu eseri tanıtmak ya da eleştirmek için bu yazıyı
yazmıyorum. Kitapta geçen Muhyiddin İbni Arabi’nin sözlerini konu edineceğim.
Önce şunu söyleyeyim diş tedavisi böylesi sözleri anlamaktan daha kolay. Gençliğimde Şeyh i Ekber’in birkaç kitabını okumuştum; ama anlayamamıştım yine. Yanlış anlaşılmaması için ekleyelim: Bu tip yazıları anlayabilecek kapasitede değiliz. Bu sabah, yatağımdan çıkmadan eseri yeniden okumaya başladım. Eşim kendimi zorlamamı söylediyse de ben “Hastane kapısında okunan kitaptan ne anlaşılır?” diyerek tekrar okumaya başladım:
Kevser
Yeşiltaş, girişte bölümünde rüya kanalıyla bilgi aldığından söz etti.
İbnArabi’nin, seyr yolculuğunda kendisine eşlik ettiğinden de söz etti. Yazar da kusura bakmasın, siz okuyucular da
kusura bakmayın. İster istemez gülümsedim.
Bazı paragraflara da takıldım. Genç nesil plaklardaki takılmayı bilmez;
onun için tekrar tekrar, düşünerek okudum; ama altından kalkamadım:
“Her insan Hakk’ın aynasıdır, birbirinin
değil.”. Her insan Hakk isimlerinin bir belirmesidir. Yani sen bana bakınca
Hakk’ın bir isminin, sendeki belirlemesini görüyorsun, ben sana bakınca Hakk’ın
bir isminin belirlemesini görüyorum.” Başka eserlerde de okumuştuk; Allah
Âdem’i topraktan yarattı sonra da ona üfledi.
Buradaki üflemede yalnız bir özellik değil tüm özelliklerin insan fıtratına kaydolduğunu anlamıştım ki yine aynı görüşteyim. Fıtratta tüm özellikler programlanmış; ama her insan bazı özelliklerini meydana çıkartabiliyor. Şeyh i Ekber’den farklı düşünmek haddime mi dedim. Hadi düşündüm diyelim, niye bunu yazıyorum ki.
Böyle düşüncelere
dalmışken, birden ne geldi aklıma biliyor musunuz? Terzilerin kullandığı
mıknatıs. Mıknatısı masanın üzerine
gezdiriyor ve toplu iğneler mıknatısa takılıyor. İğneler başka cisimlerin
altındaysa büyük mıknatısa kavuşamıyorlar.
Kevser
Yeşiltaş’ın yazdığı gibi hakikat bilgisi çok güçlüdür ve sahip olduğu gayb
âleminde, gizlide kalmak suretiyle ancak sembollerle insan zihinlerine yoruma
açık olarak gönderilir. Semboller, benzetmelerle anlatmak da öyle kolay iş
değil. Allah hiçbir şeye benzemez. Onun için mıknatıs benzetmesini de pas
geçelim.
İnsan
topraktan yaratıldı, toprakta, kâinatta
bulunan tüm maddeler insanda var. İnsanın özünde, ruhunda Allah var. İnsan
özündeki cevheri şirkle, riya ile, gurur ve kibirle…vb. kötü özelliklerle
kapatmazsa bu öz Allah’a doğru seyreder. Allah’a doğru seyretmek için dünyayı
çirkinleştiren kötülüklerden uzak durmak gerekir. ‘Ölmeden
önce ölmek ‘ nefsi kontrol altına almak demek olsa gerek. İçimizdeki
cevheri olumsuzlukla karartırsak hiçbir kurtarmaz bizi. Doğru, dürüst, samimi… vb. güzel özellikler insanı insan
yapar. Allah, Allah bunlar da nerden
aklıma geldi.
Gençliğimde
“Kendimizi Görme Denemesi” adlı
bastıramadığım bir kitap yazmıştım. Şeyh i Ekber’in birkaç eseri de dahil olmak
üzere onlarca kitap okumuştum. Onlardan kalan bir esindi olabilir mi? Ne olursa
olsun bu mıknatıs benzetmem bana özel, orijinal bir benzetme olacaktır.
Unutmamak için böylesi bir sohbet havası içinde yazıverdim. İleride gereği gibi
işlemeğe başlarız inşallah.
Yeşiltaş,
“İnsanlar akıllarıyla hakikat bilgisini
karıştırdılar, anlamak istediler; ama zanlarıyla yorumladılar ve o bilgiler
içinde kayboldular.” diye yazıyor. Doğrusu bugün kayboldum. Okumaya devam
edeceğim inşallah başka ilhamlar da gelir.
İbn-i
Arabi, Mevakıf eserinde, arif olan ile olmayanları şu şekilde ayırmıştır: “Âlim olan kimse ben’im (Hakk) varlığımın
delillerini araştırmakta, fakat bulduğu her delil Bana değil kendisine işaret
etmekte; arif ise delilleri benimle aramaktadır.”
Biz ne âlimiz ne arif. Onun için Şeyh i Ekberle beraber aramaya çıkamayız. Anlaşılan yalnız başınayız. Ancak kendi çabamızla özümüzü kapatan olumsuzları üstümüzden atabiliriz.
Allah hepimizin yardımcısı olsun.
Sabahattin GENCAL,
Başiskele-Kocaeli, 22. 02. 2013
_____________________________
SabahattinGencal, Dünya Labirentinde BEN / BİZ, Cinius Yayınları, İstanbul, 2018
