Akademisyen yazar Sayın İskender Pala, kitapları sağmaktan söz etmiştir epey zaman önce okuduğum bir yazısında. “Kitap sağma” benzetmesi harika. Örneğin bir koyunu ya da ineği bir görmek var bir de sağmak. Kitap da hatta bir metin de öyle değil mi? Metni görmek, göz gezdirmek, hatta ezberlemek bile bazen işe yaramayabilir. Metni sağacaksınız ki... Bazı düşünürler de, “Yazar metniyle bir şey vermez, ne alabilirse okuyucu alır.” mealinde sözler söylemişlerdir. Yani metin tek başına “donuk bir nesnedir.” Onu canlandıran, ona anlam veren, ondan yeni anlamlar üreten okuyucudur.
Pala’nın
bu sağma benzetmesi çok hoşuma gitti. Bundan hareketle ben de “yayıklama”
benzetmesini kazandırdım edebiyat dünyamıza. Bu konuda önceleri yazdığım metni
bulamadım çok kısa olarak yeniden söz etmekte yarar görüyorum:
Yayla
günlerimi hatırlayarak yazmaya çalışıyorum:
Bir ineğin sağdık diyelim. Çok dikkatli sağmamıza rağmen sütü süzgeçten geçiriyoruz. Niyetimiz yoğurt yapmak. Sütü kaynatıyoruz. Sonra küçük kazanı (ya da büyük tencereyi) bir kenara alıp soğutmaya bırakıyoruz. Isı belli bir dereceye inince bir veya iki kaşık yoğurtla mayalıyoruz. Tencereyi bir örtü ile sarmayı ihmal etmiyoruz. Belli bir müddet sonra taş gibi yoğurdumuz var artık. Bunu yayığa döküyoruz… Vee vurmaya başlıyoruz.
Yayık vurmak öyle filmlerde ve
reklamlarda görüldüğü gibi değil. Yayığı kendine öyle bir çekeceksin ki içindekiler
ileriye doğru gitsin. Öyle bir iteceksin ki içindekiler beri gelsin. Tabii
biraz da kuvvetli vuracaksın. Bu arada açacak ve su ekleyeceksin. Belli bir
müddet sonra kazana döktüğünde yağ topaklarını görürsün. Onları toplayacaksın. Kaşıkla
iyice yoğurur gibi yapacaksın. Al sana dünyaca meşhur Trabzon yayık yağı. Şimdilerde
kaymak makineleri var. Eskiden sütü teknede bekletip kaymağını almaya
çalışırken şimdi birkaç dakikada kaymak hazır. Kaymak yağı da güzel olur ama
yayık yağını tutmaz.
İşimiz
bitmedi. Geriye kalan mis gibi yayık ayranının bir kısmını ayırıyoruz. Diğerini
yağsız peynir yapacağız. Bu kez ayranı atıyoruz ateş üstüne. Ayran kesince özel
bir torbaya dolduruyoruz. Torbanın ağzını bağlayarak bir taşın altına
koyuyoruz. Süzülüyor süzülüyor. Vee işte sana minci veya çökelek denilen Trabzon
ayran peyniri. Yağlı peynir sütten yapılır. Geriye kaldı mı cicen dediğimiz taze
peynir suyu. Bunu da sağmal hayvanlara içiriyoruz. Bundan da lor yapıyorlarmış
ama biz yapmazdık. Bir de ayran ciceni vardır ki midenin dostudur. Birkaç hafta içince mide şifa buluyor.
Ben
yaylada baba annemden bu kadar gördüm. Bazen baba anneme yardım ettiğim de
olmuştur. Sütten tapılan yemekleri de annem yaparken gördüm. Sabahları
çoğunlukla ya mıhlama yapardık ya da süt havisi. Sonradan öğrendim ki buna beşamel
sos diyorlar. Sütlü denen çorba ve bildiğimiz sütlaç. Sonradan öğrendim ki
kefir de yapılıyor…
Bakınız
sütten elde edilenler ne kadar fazla ve ne kadar da yararlı. Peki, metni
sağarak elde ettiğiniz sütü nasıl kullanıveriyorsunuz? Yoksa süt kesiyor mu? İnşallah
sütü kestirmeden çeşitli ürün elde etmek için kullanabilirsiniz.
Süt
ürünleri elde etmesini bilmeyen okuyucularımız da hiç çekinmeden çiğ süt
içebilirsiniz. “Hiç kimse ayranım ekşidir.” demez ama ben hamd olsun doğruya
doğru eğriye eğri diyenlerdenim. Farkında olmadığım, olamayacağım yanlışlar da
olabilir. Onları dışarda tutarak benim söylediklerimden bir zarar gelmeyeceğine
emin olabilirsiniz. Ama doktorlar ne diyor? Sakın çiğ süt içmeyin. Mikroplar
dünyayı sarmış durumdadır.
Sütten
açılmışken bir de “çiğ süt emmiş” deyiminin anlamını düşünelim: “İnsanların
doğası gereği şartlara, zamana ve menfaatlere göre çok değişken olabileceğini,
her zaman aynı dürüstlükte kalmayacaklarını veya iyilik gördükleri kişilere
karşı bile nankörlük edebileceklerini ifade etmek için kullanılır.” Böyle
insanlar da az değil yanımızda yöremizde. Herkes çiğ süt emmiş gibi. Hele de
bazı siyasetçiler…
İyi
giderken bir olumsuzluk çıktı karşımıza. Bu durumda ne yapmalıyız? “Sütten ağzı
yanan yoğurdu üfleyerek yer.” atasözünü hatırlamalı ve gereğini ona göre
yapmalıyız.
Sağmaktı,
süttü, süt ürünleriydi sütle ilgili deyim ve atasözleriydi vb. gibi nesneleri
ve durumları yazmamın amacını anlamışızdır inşallah.
Anlamanın
ötesinde de uygulamalar var. Örneğin eğitimci, şair ve yazar Ahmet Gencal bir
metni alıyor ve öyle işliyor ki hayran kalıyor insan. Biz 75 sene önceki yayık
vurmadan söz ederken o bambaşka modern yöntemler kullanabiliyor. Bazılarınız
biliyordur o, yazma ve ileri yazma, drama, şiir, editörlük, beden dili ve
diksiyon, senaristlik vb. kursları başarıyla bitiren biri. Son yazılarımı şiir
diliyle anlatıyor. Yine bilindiği üzere şiir diliyle konuşur birçok düşünür. Ahmet, benim yazılarımdan ilham aldığını
söylüyor gerçi ama konuyu öyle işliyor ki sanki benden değil arşı aladan ilahi
çağrışımlar, ilhamlar alıyor gibi. Ahmet’e maşallah! diyorum. Benim olsun bir
başkasının olsun bir yazarın yazısından hareketle şiir de yazabiliyor, öykü de sohbet
de makale de…
Bir
tarih Sayın Prof. Dr. Niyazi Kahveci, biri bana doğru üç adım atsın onun
hakkında 500 sayfalık yazı yazarım, demişti. Bunu konuyu belirtmek için bir
abartı olarak düşünmüştüm. Ahmet’i görünce doğruluğuna inandım.
Amacımız
Ahmet’i övmek değil. Bir durgun metni okuyucuların bambaşka biçimlerde de olsa
canlandırabileceklerini anlatmaktır. Bir metinden sağarsanız süt çıkabilir.
Yok, tekeden süt çıkmaz demeyiniz. Bir zamanlar Sayın Devlet Bahçeli: “İki
yanlıştan bir doğru çıkmaz; tekeden süt sağılmaz; balda tuz bulunmaz; suda ateş
yanmaz; Recep Tayyip Erdoğan'dan da ...” diyordu. (https://x.com/GencAtsizlar_/status/1653339530815066112)
Sonrasını gördünüz. Olmaz demeyeceğiz.
Olmaz,
olmaz deme hiç / Olmaz, olmaz sevgilim
Zaman
neler gösterir / Belli olmaz sevgilim
Bekleyip
göreceğiz…
Sabahattin Gencal, İstanbul, 13. 06. 2026