13 Haziran 2026 Cumartesi

Süt Sağmak ve...




 Akademisyen yazar Sayın İskender Pala, kitapları sağmaktan söz etmiştir epey zaman önce okuduğum bir yazısında. “Kitap sağma” benzetmesi harika. Örneğin bir koyunu ya da ineği bir görmek var bir de sağmak. Kitap da hatta bir metin de öyle değil mi? Metni görmek, göz gezdirmek, hatta ezberlemek bile bazen işe yaramayabilir. Metni sağacaksınız ki... Bazı düşünürler de, “Yazar metniyle bir şey vermez, ne alabilirse okuyucu alır.” mealinde sözler söylemişlerdir. Yani metin tek başına “donuk bir nesnedir.” Onu canlandıran, ona anlam veren, ondan yeni anlamlar üreten okuyucudur.

Pala’nın bu sağma benzetmesi çok hoşuma gitti. Bundan hareketle ben de “yayıklama” benzetmesini kazandırdım edebiyat dünyamıza. Bu konuda önceleri yazdığım metni bulamadım çok kısa olarak yeniden söz etmekte yarar görüyorum:

Yayla günlerimi hatırlayarak yazmaya çalışıyorum:

Bir ineğin sağdık diyelim. Çok dikkatli sağmamıza rağmen sütü süzgeçten geçiriyoruz. Niyetimiz yoğurt yapmak. Sütü kaynatıyoruz. Sonra küçük kazanı (ya da büyük tencereyi) bir kenara alıp soğutmaya bırakıyoruz. Isı belli bir dereceye inince bir veya iki kaşık yoğurtla mayalıyoruz. Tencereyi bir örtü ile sarmayı ihmal etmiyoruz. Belli bir müddet sonra taş gibi yoğurdumuz var artık. Bunu yayığa döküyoruz… Vee vurmaya başlıyoruz. 

Yayık vurmak öyle filmlerde ve reklamlarda görüldüğü gibi değil. Yayığı kendine öyle bir çekeceksin ki içindekiler ileriye doğru gitsin. Öyle bir iteceksin ki içindekiler beri gelsin. Tabii biraz da kuvvetli vuracaksın. Bu arada açacak ve su ekleyeceksin. Belli bir müddet sonra kazana döktüğünde yağ topaklarını görürsün. Onları toplayacaksın. Kaşıkla iyice yoğurur gibi yapacaksın. Al sana dünyaca meşhur Trabzon yayık yağı. Şimdilerde kaymak makineleri var. Eskiden sütü teknede bekletip kaymağını almaya çalışırken şimdi birkaç dakikada kaymak hazır. Kaymak yağı da güzel olur ama yayık yağını tutmaz.

İşimiz bitmedi. Geriye kalan mis gibi yayık ayranının bir kısmını ayırıyoruz. Diğerini yağsız peynir yapacağız. Bu kez ayranı atıyoruz ateş üstüne. Ayran kesince özel bir torbaya dolduruyoruz. Torbanın ağzını bağlayarak bir taşın altına koyuyoruz. Süzülüyor süzülüyor. Vee işte sana minci veya çökelek denilen Trabzon ayran peyniri. Yağlı peynir sütten yapılır. Geriye kaldı mı cicen dediğimiz taze peynir suyu. Bunu da sağmal hayvanlara içiriyoruz. Bundan da lor yapıyorlarmış ama biz yapmazdık. Bir de ayran ciceni vardır ki midenin dostudur.  Birkaç hafta içince mide şifa buluyor.

Ben yaylada baba annemden bu kadar gördüm. Bazen baba anneme yardım ettiğim de olmuştur. Sütten tapılan yemekleri de annem yaparken gördüm. Sabahları çoğunlukla ya mıhlama yapardık ya da süt havisi. Sonradan öğrendim ki buna beşamel sos diyorlar. Sütlü denen çorba ve bildiğimiz sütlaç. Sonradan öğrendim ki kefir de yapılıyor…

Bakınız sütten elde edilenler ne kadar fazla ve ne kadar da yararlı. Peki, metni sağarak elde ettiğiniz sütü nasıl kullanıveriyorsunuz? Yoksa süt kesiyor mu? İnşallah sütü kestirmeden çeşitli ürün elde etmek için kullanabilirsiniz.

Süt ürünleri elde etmesini bilmeyen okuyucularımız da hiç çekinmeden çiğ süt içebilirsiniz. “Hiç kimse ayranım ekşidir.” demez ama ben hamd olsun doğruya doğru eğriye eğri diyenlerdenim. Farkında olmadığım, olamayacağım yanlışlar da olabilir. Onları dışarda tutarak benim söylediklerimden bir zarar gelmeyeceğine emin olabilirsiniz. Ama doktorlar ne diyor? Sakın çiğ süt içmeyin. Mikroplar dünyayı sarmış durumdadır.

Sütten açılmışken bir de “çiğ süt emmiş” deyiminin anlamını düşünelim: “İnsanların doğası gereği şartlara, zamana ve menfaatlere göre çok değişken olabileceğini, her zaman aynı dürüstlükte kalmayacaklarını veya iyilik gördükleri kişilere karşı bile nankörlük edebileceklerini ifade etmek için kullanılır.” Böyle insanlar da az değil yanımızda yöremizde. Herkes çiğ süt emmiş gibi. Hele de bazı siyasetçiler…

İyi giderken bir olumsuzluk çıktı karşımıza. Bu durumda ne yapmalıyız? “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer.” atasözünü hatırlamalı ve gereğini ona göre yapmalıyız.

Sağmaktı, süttü, süt ürünleriydi sütle ilgili deyim ve atasözleriydi vb. gibi nesneleri ve durumları yazmamın amacını anlamışızdır inşallah.

Anlamanın ötesinde de uygulamalar var. Örneğin eğitimci, şair ve yazar Ahmet Gencal bir metni alıyor ve öyle işliyor ki hayran kalıyor insan. Biz 75 sene önceki yayık vurmadan söz ederken o bambaşka modern yöntemler kullanabiliyor. Bazılarınız biliyordur o, yazma ve ileri yazma, drama, şiir, editörlük, beden dili ve diksiyon, senaristlik vb. kursları başarıyla bitiren biri. Son yazılarımı şiir diliyle anlatıyor. Yine bilindiği üzere şiir diliyle konuşur birçok düşünür.  Ahmet, benim yazılarımdan ilham aldığını söylüyor gerçi ama konuyu öyle işliyor ki sanki benden değil arşı aladan ilahi çağrışımlar, ilhamlar alıyor gibi. Ahmet’e maşallah! diyorum. Benim olsun bir başkasının olsun bir yazarın yazısından hareketle şiir de yazabiliyor, öykü de sohbet de makale de…  

Bir tarih Sayın Prof. Dr. Niyazi Kahveci, biri bana doğru üç adım atsın onun hakkında 500 sayfalık yazı yazarım, demişti. Bunu konuyu belirtmek için bir abartı olarak düşünmüştüm. Ahmet’i görünce doğruluğuna inandım.

Amacımız Ahmet’i övmek değil. Bir durgun metni okuyucuların bambaşka biçimlerde de olsa canlandırabileceklerini anlatmaktır. Bir metinden sağarsanız süt çıkabilir. Yok, tekeden süt çıkmaz demeyiniz. Bir zamanlar Sayın Devlet Bahçeli: “İki yanlıştan bir doğru çıkmaz; tekeden süt sağılmaz; balda tuz bulunmaz; suda ateş yanmaz; Recep Tayyip Erdoğan'dan da ...” diyordu. (https://x.com/GencAtsizlar_/status/1653339530815066112) Sonrasını gördünüz. Olmaz demeyeceğiz.

Olmaz, olmaz deme hiç  / Olmaz, olmaz sevgilim

Zaman neler gösterir / Belli olmaz sevgilim

Bekleyip göreceğiz…

Sabahattin Gencal, İstanbul, 13. 06. 2026

 

 

Latife Hanım

 



Ali Rıza Çakır

Latife Hanım Tanınmasın, rahatsız edilmesin diye, Atatürk'ün isteğiyle “Fatma Sadık” adıyla pasaport düzenlenmişti, yurtdışına giderken “Latife” kimliğini değil, “Fatma Sadık” kimliğini kullanıyordu.

Konser, tiyatro kaçırmazdı.

Kenter Tiyatrosu'ndan sezonluk koltuk alırdı.

Beyoğlu'na sinemaya giderdi.

Yemesine içmesine dikkat ederdi, hiçbir yaşında kilo almadı.

Saçını boyamadı, bembeyaz saçları gür ve ışıl ışıldı.

Topuz yapardı, daima fildişi tarağıyla tuttururdu.

Müthiş kütüphanesi vardı.

Shakespeare, Goethe, Schiller, Corneille, orijinalinden okurdu.

Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Yahya Kemal, ezbere bilirdi.

50 yaşından sonra Rusça öğrendi, Puşkin hayranıydı.

Emektar Rum kadın hizmetlisi vardı.

İrfan hanım adında aşçısı vardı.

Şoför kullanmazdı, taksiyle dolaşırdı.

Göğüs kanseri oldu.

1975 yılında 76 yaşındayken gözlerini yumdu.

Devlet töreni yapılmadı.

Tabutuna Türk Bayrağı örtüldü.

Cenaze namazı Teşvikiye Camisi'nde kılındı, Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verildi.

Ziraat Bankası'nda ve Osmanlı Bankası'nda iki kasası vardı.

Bu kasalar, vefatından dört sene sonra açıldı.

Cumhuriyet tarihine ait belgeler mirasçıları tarafından Türk Tarih Kurumu'na verildi.

Özel eşyaları tasnif edilirken nikah yüzüğü çıktı.

Platindi.

İçinde “Latife 1339” yazıyordu.

Yüzüğü pembe bir kağıtla paketleyip, mücevher kutusuna koymuş, kutuyu da tülbentle sarmıştı.

Atatürk vefat ettiğinde de, özel eşyaları arasında incecik platin bir yüzük bulundu, şu anda Anıtkabir müzesinde yeralan o yüzüğün içinde “Gazi M. Kemal 1339” yazıyordu.

Ayrılırken yüzüklerini birbirlerine iade etmişlerdi.

Her ikisinin de ömürlerinin sonuna kadar sakladıkları nikah yüzükleri, İsmet İnönü'nün hediyesiydi.

Lozan'dan getirmişti.

Çünkü…

Mustafa Kemal evlilik kararını kalbiyle vermişti ama, evlilik tarihini aklıyla belirlemişti.

Bir ay önce dünyayla masaya oturmuştuk, Lozan görüşmeleri başlamıştı, Lozan Antlaşması imzalanana kadar, tarihi satranç hamleleri altı yedi ay devam edecekti.

Latife'nin Batılı kadınlardan çok daha ileri seviyede eğitime sahip olması, müslüman Türk kadınları için “rol model” olması, Avrupa basınında çoook geniş yer buluyordu, müthiş sempati yaratıyordu.

Türkiye'deki dönüşümün vücut bulmuş haliydi.

Modern Türkiye'nin modern yüzüydü.

Ankara'ya yönelik algıyı değiştirmişti.

Hem uluslararası imajımızı güçlendirmiş, hem de Lozan'daki Türk heyetinin elini güçlendirmişti.

Nikah tarihi bu anlamda çok çok önemliydi.

Bana sorarsanız, Lozan Antlaşması'nın yazılmayan yönüdür bu.

Lozan Antlaşması, sadece Kurtuluş Savaşı'nın neticesi değildir.

Aynı zamanda, kadın-erkek eşitliğinin zaferidir.

Lozan Antlaşması, sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusu değildir.

Kadınların eşit eğitim hakkıdır, medeni nikah hakkıdır, boşanma hakkıdır, velayet hakkıdır, miras hakkıdır, seçme hakkıdır, seçilme hakkıdır, meslek edinme hakkıdır, çalışma hayatına katılabilme özgürlüğüdür, eşit işe eşit ücret hakkıdır, kürtaj hakkıdır, gebeliği önleme hakkıdır, kızlık soyadını kullanma hakkıdır.

Lozan Antlaşması, kadınların kafesten peçeden kurtulmasının antlaşmasıdır, kadınların sokağa çıkabilme özgürlüğüdür, seyahat özgürlüğüdür, yanında erkek olmadan restorana, sinemaya, tiyatroya, konsere gidebilme özgürlüğüdür, sanatçı olabilme özgürlüğüdür, spor yapabilme özgürlüğüdür.

Lozan Antlaşması, kadınların artık bu topraklarda “ikinci sınıf insan olmadığının” belgesidir.

Bu yüzden… Neredeyse 100 yıl sonra, 2015 yılında, Avrupa'nın en köklü üniversitelerinden olan Viyana Üniversitesi “cinsiyet eşitliği” temasıyla küresel sergi açtı.

Dünya çapında değerlendirme yapıldı, dünya kadınlarına tarih boyunca “rol model” olmuş 36 kadın tespit edildi.

Büstleri üniversitenin avlusuna yerleştirildi.

Dünya çapındaki 36 öncü kadından biri, Latife'ydi.

Mecdelli Meryem, Marie Curie, Mileva Einstein, Frida Kahlo, Elisabeth Oppenheim, Sylvia Plath, Virginia Woolf, Josephine Baker, Maria Callas, Sara Baartman, Ana Mendieta, Hapşetsut, Janis Joplin, Sappho, Maria Montessori, Papstin Johanna, Gertrude Stein, Susan Sontag…

Uşşakizade Muammer beyin kızı Latife Hanım da onların arasındaydı.

https://www.facebook.com/

Bir İhtimal Daha Var

 


Müzeyyen Senar - Bir İhtimal Daha Var (Official Audio)

Müzeyyen Senar'ın, Odeon Müzik etiketiyle yayımlanan "Bir İhtimal Daha Var" isimli şarkısı, Odeon Müzik kanalında! Kanala Abone Olmak için: https://bit.ly/OdeonTurkiye Bizi Takip Etmek için: Facebook:   / odeonmuzikturkiye  

Kim Kime Dumduma Virüsü

  



Yine kızdım kendi kendime, hiç kimseye kızmadığım kadar.

Kızmak, kınamak, çekişmek, kavgalı olmak, vurmak, kırmak, öldürmek vb. gibi kelimeler yoktu sözlüğümde. Gerçekten yoktu. Bütün bunlar, çevremde ve güzel yurdumda gırla giderken ben çok uysaldım. Evet, uysallığıma bin bir şahit gösterebilirim. Şunu da ekleyeyim uysaldım; ama öyle birçokları gibi koyun da değildim. Ya, şimdi?

Şimdi, daha emin değilim; ama galiba toplumda hâkim olan virüs yani “kim kime dumduma virüsü” beni de gözüne kestirdi. Allah korusun bu virüs yani “İnsanların birbirleri ile sağlıklı ilişkilerinin koptuğu, kimseye gereken önemin verilmediği, söylenenin anlaşılmadığı, karışık durum.” Covid-19’dan da beter. Covid-19’u Allah’ın izniyle yenen biri olarak “kim kime dumduma” virüsünden korkuyorum doğrusu.

Diyeceksiniz ki, sözünü ettiğin karışık durum bizde epeyce zamandan beri var. Var, onu ben de biliyorum. Ancak benim içimdeki benlerde yoktu. Kardeş kardeş geçiniyorlardı diyemem doğrusu, ama yine herkesin bildiği gibi kendim barışık biriydim. İçimizde kim bilir ne kadar ben var? Yunus’a sordum. Freud’a sordum. Şuna sordum, buna sordum... Cevaplar muhtelif. Tasavvuf mahallesine uğradım. Orası da bambaşka: Her an insan değişirmiş. Her an. “An” ne demektir, bilir misiniz? Demek oluyor ki bendeki benler dünya nüfusundan fazla. Bunlar birbirlerine kızarlarsa, alimallah...

Demek ki, öyle basit zannettiğimiz “kızmak” mastarı-fiili kibrit olabilir, çakmak olabilir. Benzin dökülmüş yerde çakılırsa siz düşünün ne olabileceğini.

Yanılmıyorsam Prof. Dr. Tarik Zafer Tuna’ya söylemişti ki, “Yurdumuz benzin dökülmüş gibidir. Kibrit çakmayın.” Bu sözü bir ilave de ben yapayım: Bölgemiz de benzin dökülmüş gibidir. Siz de şunu ekleyin; gibisi fazla dört yanımızdan petrol fışkıracak. Bu durumda “Aman petrol, canım petrol /Artık sana, sana, sana muhtacım petrol/ diyecek halimiz yok. Emperyalist güçler gıgımızın çıkmasını istemiyorlar. Gıkladığımız anda sopa yerine şantaj gösteriyorlar. Göstermediler mi sanırsınız. Çetebaşının arşı alayı tutan sesi / videoları bir işaret değil miydi? Her akşam da, bu akşam da irdeleyip duruyoruz bunu. Ve anlıyoruz ki bu şantaj mandaj meseleleri içte ve dışta hiç tükenmeyecek. Yunusumuz ne diyordu?

“Yerden göğe küp dizseler/Birbirine bend etseler / Altından birin çekseler / Seyreyle sen gümbürtüyü.”

Bu gümbürtüde ipin ucunu kaçırdık. Oysa biz nasıl başlamıştık. Kendi kendime kızmaktan söz ediyorduk değil mi?

Baylar bayanlar, bir toplum / devlet bir birey gibidir veya öyle olmalıdır. Ayağıma diken batsa başta beynim olmak üzere her yanım sızılar. Devlette bu böyle. Yurdumun bir köşesinde birini provoke ederlerse her birimizin içi sızlar. Aman aman, bir de bizi provoke ederlerse. Çakmak çakmış olurlar değil mi? Yoksa çıkabilecek yangını ön kestiremiyorlar mı? Öyle kabul edelim. Şimdilik daha kötüsünü düşünmeyelim. Evet, biz iyi niyetimizi, samimiyetimizi, iyi dileklerimizi gösterelim. Duamızı da eksik etmeyelim.

Bu arada uyarımızı da yapıverelim: Bakın yılların Hocası bile kendi kendine kızmaya başladı. Bu hayra alamet değil. Onun için herkes, ama herkes kendine gelsin. Herkes haddini bilsin. Herkes vazife ve sorumluluğunu bilsin.  Devletin bekası, toplumun huzur ve refahı için herkes uhdesine düşen görevleri yapsın.

“Malumun ilâmı gerekmez.” derler. Buna rağmen bu yazıyı yazıyorsak demek ki daha dikkatli olacağız.

Evet, dikkatimizi, sabrımızı kimse denemeye kalkmasın. Devlet çarkı hukuk kuralları çerçevesinde dönsün.

Çekmeköy- İstanbul, 29. 05. 2021

 

_____________________

Sabahattin Gencal, DEFOLUYAZILAR, Cinius Yayınları, İstanbul, 2022

Rabbani'nin mektupları_ 103

 Belirtilen URL’de yer alan İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin Seyyid Ferid’e yazdığı 103. Mektup, ana hatlarıyla iki temel mevzuyu ele almaktadır. Metnin sistematik özeti aşağıda maddeler halinde çıkarılmıştır:

1. Giriş ve Dua

  • Sağlık ve Afiyet Temennisi: İmam-ı Rabbânî, mektubuna hem kendisine hem de muhatabı olan Seyyid Ferid'e Yüce Allah'tan "afiyet" ihsan etmesi duasıyla başlar.

2. Afiyet Kavramının Hakiki Manası (Tasavvufi/Ahlaki Boyut)

  • Yaygın Algının Ötesi: Metinde, tasavvuf büyüklerinden birinin yaşadığı bir kıssa üzerinden "afiyet" kelimesinin derin anlamı açıklanır. Afiyet, sadece bedensel bir sağlık veya dertsizlik hali olarak görülmemelidir.
  • Günahsız Bir Gün Geçirmek: Kıssada geçen zat, sürekli afiyet üzere olmak için dua etmektedir. Kendisine, "Hayatında hiç mi afiyet dolu günün olmadı?" diye sorulduğunda; onun afiyetten kastının "şafak vaktinden gün batımına kadar Allah’a karşı hiçbir günah (masiyet) işlemeden bir gün geçirmek" olduğunu belirtir.
  • Özetle: Hakiki afiyet, kulun günahlardan uzak durarak ruhsal ve ameli bir selamet içinde olmasıdır.

3. Serhend Beldesinin Kadı İhtiyacı (Toplumsal ve Fıkhî Boyut)

  • Şer'i Hükümlerin Aksaması: Mektubun yazıldığı dönemde Serhend şehrinde uzun süredir bir kadı (hâkim) bulunmamaktadır. Kadı eksikliği yüzünden bölgedeki bazı hukuki ve şer'î işler durma noktasına gelmiştir.
  • Yetim Malı ve Vasi Problemi: İmam-ı Rabbânî, bu duruma kendi ailesinden somut bir örnek verir: Anne ve babasından miras kalan bir yeğeni (kardeşinin oğlu) vardır ancak bir vasisi yoktur. Şer'i kurallara göre, resmi/şer'î bir izin olmadan yetim malı üzerinde tasarrufta bulunmak caiz değildir.
  • Çözüm Talebi: Eğer şehre bir kadı tayin edilirse, onun vereceği yasal izinle bu yetim malının idare edilebileceğini ve mağduriyetlerin giderileceğini belirterek idari bir talepte bulunur.

Genel Değerlendirme

Mektup, İslam ahlakındaki "içsel temizlik ve günahtan kaçınma (afiyet)" bilinci ile toplumsal düzenin sağlanması için gerekli olan "hukuki mekanizmaların (kadılık kurumu) işletilmesi" gerekliliğini bir arada sunan muhtasar bir metindir.

 

Süleymaniye Camii

 



Paylaştığınız pexels-photo-37573668.jpg isimli görsel, stok fotoğraf platformu Pexels üzerinde yer alan telifsiz bir fotoğraftır. Fotoğrafın kendisi dijital bir içerik üreticisine ait olsa da, şövalede sergilenen resim İstanbul'un simgelerinden Süleymaniye Camii'ni tasvir etmektedir.

Akın Karadeniz'den Vecize

 


                                                                   Akın Karadeniz - Vecize

Mutlak Geçim

 


Mutlak Geçim | Bir Ahmet Gencal Şiiri | Şiir Dinletisi

"Halk mutlak butlan değil mutlak geçim derdinde. Ekmek derdinde ekmek." Sabahın beş elli beşinde terminalde, otobüste ses yok, meydanda ses yok, vicdanda ses yok. Bir Japon hastane bahçesinde çöp kutularını fotoğraflıyor. İki bayan bankta kahvaltı yapıyor: "Hakkını helâl et" diyor. Taksici memleketin röntgenini çekmiş. Politikacılar "Mutlak Butlan" tartışırken halk "Mutlak Geçim" derdinde. Sükût etme aziz halkım bizi mecnun edersin. Bu şiir; Sabahattin Gencal'ın "Mevcut Durumu Okuyabilmek" başlıklı blog yazısından ilham alınarak kaleme alınmıştır. Blog: [https://gencalsabahatti.blogspot.com/...] 👁️ Dokunulduysa paylaşın. 🔔 Yeni şiirler için kanala abone olun.