17 Haziran 2026 Çarşamba

Önsöz Gibi

 


Yazıyorum. Yazdıklarımı paylaşıyorum. İnsanlığa ve hayata karınca kaderince katkı sağlayacağımı umuyorum.

Empoze etmek ve yönlendirmek gibi bir niyetim yok.

Faal öğretmen olarak çalıştığım dönemdeki gibi insanın kendisini tanımasına, aklını kullanabilmesine, kendini geliştirme ve gerçekleştirmesine rehberlik ve yardım etmek amacındayım. Tabii dolaylı olarak, yani kendimi tanıma, geliştirme ve gerçekleştirme çabalarımdan kesitler vererek. 

Amacımızı gerçekleştirebilmek için başta evrensel yüce bir ahlak olmak üzere, etik değerler, bilim, kültür ve sanat vb. konuları ele alacağız. Ancak bunları ders verir gibi anlatmayacağız. Satırlara ve satır aralarına yerinde ve zamanında serpeceğiz. Okuyucular istediği kadar veya kapasiteleri kadar alabileceklerdir.

Bazen birçok konuya değinecek bazen de konusuz yazdığımız da olacaktır. Yazımız konusun da olsa kelimelerin titreşimleri okuyucunun dimağında ve gönlünde yankılanabilir…

Bu yazımız, sanki yazdıklarımızın ve Allah(cc) izin ederse yazacaklarımızın önsözü gibi oldu.

Önsözden son söze kadar bütün yazılarımızın yararlı olabilmesi bizim çabamıza olduğu kadar okuyucunun ilgisine, bilgisine, sabrına vb. da bağlıdır.

İlgili ve yöntemli çalışabilen okuyucular verimli topraklar gibi tohumların çimlenmesini, fide olmasını, gelişmesini hatta meyve vermesini sağlayabilir.

Gayret bizlerden Tevfik Allah’tan.

Sabahattin Gencal, İstanbul, 17. 06. 2026

 

 

Rabbani'nin mektupları- 107

 İmam-ı Rabbani (k.s.) tarafından talebesi Muhammed Sadık Keşmirî’ye hitaben yazılan 107. Mektup, kendisine yöneltilen üç temel soruya verilen cevaplar ile tasavvufi/itikadi marifetleri barındırmaktadır. Metnin sistematik özeti şu şekildedir:

1. Giriş ve Soru Sahibine Uyarı

İmam-ı Rabbani, mektubuna soru sahibinin üslubundaki taassup ve inat kokusuna dikkat çekerek başlar. Cevap vermenin normalde yerinde olmadığını fakat hem soru sahibine hem de başkalarına fayda sağlayabileceği umuduyla (tenezzül kabilinden) bu cevapları yazdığını belirtir.

2. Birinci Soruya Cevap: Keramet ve Harika Hallerin Azalması

  • Soru: Geçmiş evliyada keramet ve olağanüstü haller çokken, şimdiki zamanın büyüklerinde neden bu durum azdır?
  • Cevap ve Analiz:
    • Keramet, veli olmanın bir şartı veya rüknü değildir (Peygamberlerdeki mucize gibi zorunlu değildir).
    • Kerametin çokluğu, o zatın Allah katında daha faziletli olduğunun delili olamaz. Fazilet, Allah'a yakınlık derecesiyle ölçülür. Çok yakın olan bir veliden az, daha uzak olan birinden ise daha çok keramet zuhur edebilir.
    • Sahabeden (en faziletli nesil) zuhur eden kerametler, sonraki bazı velilerden zuhur edenlerin yüzde biri bile değildir; ancak hiçbir veli en alt derecedeki bir sahabeye bile yetişemez.
    • Geçmişin en büyük velilerinden (örneğin Cüneyd-i Bağdadi) bile ömürleri boyunca çok az keramet nakledilmiştir. Harika hallere gereğinden fazla takılmak, kısır görüşlülüğün bir işaretidir.

3. İkinci Soruya Cevap: Keşif ve İlhamlarda Şeytanın Etkisi ile Yanılgılar

  • Soru: Sadık taliplerin keşiflerine şeytan müdahale edebilir mi? Ediyorsa nasıl ayırt edilir? Etmiyorsa ilhamlardaki yanılmaların sebebi nedir?
  • Cevap ve Analiz:
    • Hiç kimse şeytanın müdahalesinden tamamen korunmuş değildir. Peygamberlerde bile (ayetle düzeltilmek kaydıyla) bu durum tasavvur edilmişken, evliyada ve taliplerde haydi haydi mümkündür.
    • Peygamberler şeytanın müdahalesine karşı vahiyle uyarılır ve hakkı batıldan ayırır. Veliler ise doğrudan uyarılmasalar da peygambere tabi oldukları için, şeriata aykırı bir keşif gördüklerinde onun batıl olduğunu anlar ve reddederler. Şeriatın sessiz kaldığı konularda ise hakkı batıldan ayırmak zordur ve ilham zanna dayalıdır; ancak bu durum velayete gölge düşürmez.
    • Keşifteki her yanlışlık şeytandan kaynaklanmaz; çok defa kişinin kendi hayal gücünün (kuvve-i muhayyile) yanlış yönlendirmesiyle oluşur.
    • Hz. Peygamber’i rüyada görüp de vakıaya uymayan bilgiler almak da şeytandan değil, kişinin kendi hayal gücünün tasarrufundandır. Çünkü şeytan, Peygamberimiz'in suretine giremez.

4. Üçüncü Soruya Cevap: Keramet ile İstidracın Ayırt Edilmesi

  • Soru: Yeni başlayan bir talip, bir zatın gösterdiği olağanüstü halin keramet (velilik) mi yoksa istidraç (yalancı mukallid/kâfirin oyunu) mu olduğunu ilk bakışta nasıl anlar?
  • Cevap ve Analiz:
    • Yeni başlayan bir talip için en büyük ölçü kendi sağlam vicdanı ve kalbidir.
    • Eğer o zatın sohbetinde talibin kalbi Allah’a meylediyor, cezbeleniyor ve kendi özünde Hakk'ın varlığını buluyorsa o zat keramet sahibi bir velidir.
    • Eğer bunun aksi yaşanıyor veya kalpte hiçbir tesir oluşmuyorsa, o kişi istidraç sahibi yalancı bir müddeidir ya da o meclistekiler kalbî marazlarından ötürü feyz alamayan avam takımıdır.

5. "Allah'ın Huyları ile Huylanmak" Kavramının Doğru Tefsiri

Mektubun bu bölümünde avamın yanlış anladığı "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanın" düsturu açıklanmaktadır. Avam bunu "ölüyü diriltmek, gaybı bilmek" sanarak dalalete düşmektedir. Hakiki manası ise Allah'ın sıfatlarının tecellileriyle uyuşmaktır:

  • Melik: Salikin kendi nefsine hükmedip onu alt etmesi ve kalplerde tesir bırakması.
  • Semi (İşiten): Salikin Hakk'ın kelamını ve hakikatlerini ruh kulağı ile dinleyip kabul etmesi.
  • Basir (Gören): Feraset nuruyla kendi nefsindeki ayıpları, başkalarındaki kemalatı görmesi; her an Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek amel etmesi.
  • Muhyi (Dirilten): Unutulmuş veya terk edilmiş sünnetleri ihya etmesi.
  • Mümit (Öldüren): Bid'atlara engel olup onları ortadan kaldırması.
  • En Büyük Keramet: İlimler ve ilhama dayalı marifetlerdir. Tıpkı Kur'an mucizesinin kalıcı ve en büyük mucize olması gibi, şeriata tam olarak uyan bu ilimler en üstün harikalardır.

6. Sitem ve Sonuç

İmam-ı Rabbani, mektubun sonunda Muhammed Sadık Keşmirî’ye açık bir sitemde bulunur. Keşmirî’nin bir ay önce gördüğü rüyaların etkisiyle büyük bir ihlas, tövbe ve nedamet içinde olduğunu yazmasına rağmen, çok kısa sürede eski şüpheci ve bozuk haline geri döndüğünü belirtir. İlk başta sorulan soruların üslubunu ağır (sakil) bulduğunu, ancak bu vesileyle çok kıymetli hakikatlerin ve ilimlerin açığa çıkmasına vesile olduğu için sonucun hayırlı bittiğini ifade ederek mektubu hidayete tabi olanlara selamla bitirir.

 

A. Schopenhauer'dan Vecize

 


                                                    A. Schopenhauer  - Vecize

"İki Kız Kardeş"

 


Paylaştığınız sculpture-2494548_1280.jpg adlı görseldeki bu üç boyutlu heykel kompozisyonu, ünlü Fransız Empresyonist (İzlenimci) ressam Pierre-Auguste Renoir'ın 1881 yılında tamamladığı meşhur "İki Kız Kardeş" (orijinal adıyla Les Deux Sœurs veya Sur la terrasse / Terasta) adlı yağlı boya tablosunun heykel formuna dönüştürülmüş halidir.

Renoir'ın bu ikonik eseri, aslına sadık kalınarak renkli bir bahçe heykeli olarak yeniden canlandırılmıştır. Tablonun orijinali ise şu anda Şikago Sanat Enstitüsü'nde (Art Institute of Chicago) sergilenmektedir.

Rabbani'nin Mektupları- 108

 İmâm-ı Rabbânî Ahmed el-Fârûkî es-Sihrindî hazretlerinin Mektûbât-ı Rabbânî adlı eserindeki 108. Mektup, Seyyid Ahmed’e yazılmıştır. Bu mektup, İslam tasavvufundaki en hassas tartışmalardan biri olan "velâyet (velilik/evliyalık) ve nübüvvet (peygamberlik) makamlarının karşılaştırılması" konusunu ele alır.

Mektubun sistematik özeti ve ana başlıkları şu şekildedir:

1. Giriş ve Dua

  • Resulullah’a Tâbi Olma Niyazı: İmâm-ı Rabbânî mektuba, Allah Teâlâ'nın hem kendisine hem de tüm Müslümanlara, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yoluna uymakta sebat vermesi duasıyla başlar.

2. Velâyet ve Nübüvvet Tartışması (Ana İlmi Mevzu)

  • Sekr (Manevi Sarhoşluk) Halindeki Yanılgılar: Bazı tasavvuf büyüklerinin (meşâyih), manevi sarhoşluk ve coşkunluk (sekr) halindeyken "Velâyet, nübüvvetten daha faziletlidir" şeklinde sözler söylediği aktarılır.
  • Yorum Farkları ve Yanlış Anlaşılmalar: Bu sözün, "Peygamberin velâyeti (Hakk'a dönük yönü), yine kendisinin nübüvvetinden (halka dönük yönünden) daha faziletlidir" şeklinde yorumlanarak, bir velinin peygamberden üstün tutulması şeklindeki büyük yanılgının önüne geçilmeye çalışıldığı belirtilir.
  • Hakikat ve Kesin Hüküm: İmâm-ı Rabbânî, meselenin özünün bu iddiaların tam aksine olduğunu net bir dille ifade eder: Bir peygamberin nübüvvet makamı, kendi velâyet makamından kesinlikle daha faziletlidir.

3. Makamların Derunî ve Psikolojik Analizi

  • Velâyetin Sınırları (Dar Teveccüh): Velâyet halindeki kişi, manevi bir sarhoşluk ve kalp darlığı içinde olduğundan, tüm odağı Hak Teâlâ'dadır. Bu durumdayken mahlükata (halka) yönelmesi, irşad etmesi ve faydalı olması çok zordur veya mümkün olmaz.
  • Nübüvvetin Genişliği (Çift Yönlü Teveccüh): Peygamberlik makamı ise tam bir gönül genişliği, ferahlığı ve denge (sahv/uyanıklık) makamıdır. Bir peygamberin Hakka yönelmesi halka yönelmesine, halka yönelmesi de Hakka yönelmesine asla engel teşkil etmez. O, halkın içindeyken bile Hak ile beraberdir.
  • Avam ile Peygamber Farkı: Sadece insanlara (halka) dönük olan sıradan bir yaşam avamın (dünyalık insanların) özelliğidir. Peygamberlerin halka teveccühü ise tamamen ilahi bir görevdir ve bu yönelişin içinde de Hakka teveccüh gizlidir.

4. Günlük Hayata Dair Talep ve Kapanış (Sosyal Husus)

  • Akraba İçin Yardım Talebi: İmâm-ı Rabbânî, mektubun sonunda ilmi konudan sosyal bir meseleye geçer. Kendisine yakın akraba olan, gözleri görmeyen ve muhtaç durumdaki Şeyh Meyan Abdullah'tan bahreder.
  • Aracılık İstemi: Bu zatın, geçimini sağlamak adına oğlunu Bahadır Han'ın hizmetine göndermek istediğini belirtir. Mektubu yazdığı Seyyid Ahmed'den, Bahadır Han nezdinde bu işe vesile olması ve bir işaret (referans) buyurması ricasında bulunur.

Özetle; Mektup, tasavvuftaki "sekr" erbabının düştüğü bir yanılgıyı "sahv" (manevi uyanıklık ve denge) penceresinden düzelten kelami ve tasavvufi bir şerh ile başlar; ardından muhtaç bir akrabaya yardım eli uzatılması talebiyle son bulur.

 

Şarkılar Seni Söyler

 


Melihat Gülses - Şarkılar Seni Söyler Dillerde Nağme Adın (Official Audio Video)

Yenikapı Müzik 2015 ℗ & © | Melihat Gülses – Şarkılar Seni Söyler Dillerde Nağme Adın ~ Makam : Nihavend Şarkı Beste : Muzaffer İLKAR Güfte : Fakih ÖZLEN Şarkılar seni söyler dillerde nağmeler Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın En güzel günlerini demek bensiz yaşadın Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın ~ Albümü Dinlemek ve Satın Almak İçin; iTunes :   / album  .

İstiklâl Caddesinde Yürürken Felsefe Yapılır mı?

  

 


 



Birkaç hafta önce hasta yatağımda sözlük okumaya başlamıştım. Hastalığım uzun sürmedi; ama sözlük okumam uzun sürdü. Ne zormuş sözlük okumak. Hele de felsefe sözlüğü okumak…

Bir ara sözünü etmiştim. Keyifsiz olup yatağa girince internete giremedim. İnternete giremeyince acıktım. Nedense bir gün bile okuyamayınca acıkıyorum. Hiçbir kitabı da iştahım çekmedi. Ne düşündümse Attila Tokatlı’nın Ansiklopedik Felsefe sözlüğünü okumaya başladım.

Hasta hasta üstelik yatakta felsefe sözlüğü okumak akıl kârı değil. Ama nasıl olduğunu anlayamadan girdim bu maceraya. Yorucu ve anlatılamaz bir macera oldu benim için.

Her kelime havai fişek gibi oldu. Önceden bildiklerim bir renk, yeni öğrendiklerim başka renk, yaptığım çağrışımlar da bir başka renk. Kısaca rengârenk havai fişekler. Bir fişeğin ardından bir başka fişek. Doğudan batıdan yüzlerce kavram; onlarca filozof ve de eserleri hep birbirine karıştı. Kafamda bir yangın çıkacaktı nerdeyse. Çok şükür ki kazasız belasız bitirdik kitabı. Peki, ne kaldı bende? Ne kalacak, felsefenin havai fişek görüntüleri. Halka halka, dalga dalga, renk renk; gürültülü patırtılı; alımlı çalımlı, eğlenceli meğlenceli havai fişek gösterisi.

Doğrusu bu tasvir ettiğim. Ama gel gör ki gönlüm, zorlama da olsa bir şeyler yazmak istiyor. Öyle ya çok kimse felsefeyi fasa fiso olarak kabul ediyor zaten. Ben de havai fişek benzetmesi yaptım. Eğer bu yazıyı burada kesersem haksızlık yapmış olurum.

Ben çok önceleri bir edebiyat sözlüğü okumuştum. Şimdi de felsefe sözlüğü…

Edebiyat sözlüğü okumak Üsküdar Salacak kıyısında bir bankta oturup Boğaziçi’ni seyretmek, deniz trafiğini, yaya trafiğini seyretmek gibi. Felsefe sözlüğü okumak ise Beyoğlu’nda İstiklâl Caddesi’nde olmak gibi.

Ben İstiklâl Caddesi diyeyim siz anlayın felsefe caddesi.

Eskiden felsefe tüm bilgileri içeriyordu. Onun için felsefe bilgiyi sevmek, sevgiyi bilmek olarak tanımlanabilirdi.

İstiklâl Caddesi’ne Taksim tarafından bakıyoruz. Caddeye açılan sağlı sollu birçok sokak var. İşte bunlar felsefeden ayrılan birçok bilimler. Nasıl ki İstiklâl Caddesine zamanla birçok sokak açıldı. Felsefeden de birçok bilim ayrıldı. Demek ki felsefe bütün bilimlerin açıldığı bir cadde konumunda. Eğer bu cadde olmasa sokaklar çıkmaz sokak olur. Bak, şimdi aklıma geldi. Bu benzetme benden hediye olsun. Ben de beğendim benzetmeyi. Bazıları okullardan felsefeyi kaldırmak istiyorlar. Çıkmaz sokakları mı özlüyorlar? Bazı bilim adamı geçinenler niye caddeye çıkamıyorlar? Bu konuları karıştırmadan gözlemimize devam edelim.

Caddenin başından bakınca gördüklerimizi başka yerden bakınca görür müyüz? Bir sokakla caddenin birleştiği yerden bakınca? Sözü fazla dolaştırmadan söyleyelim. Okulların bulunduğu sokaklarla caddenin birleştiği yerlerden bakınca eğitim felsefesini, hukukçuların bulunduğu sokakla caddenin birleştiği yerden bakınca hukuk felsefesini; ibadethanelerin bulunduğu sokakla caddenin birleştiği yerden de dini felsefeyi… Her sokağı ayrı ayrı sayacak halimiz yok. Anlayalım işte…

İstiklâl Caddesinin bazı pasajları meşhurdur. Buralardan bakarsak… izmleri görürüz. İsim yazmadım ki bazıları yanlış anlamasın. Olur ya bizim benzetmeleri ileri götürür de kalın kalın kitaplar yazanları gücendiririz.

O sokaktan, bu sokaktan; bu pasajdan, şu pasajdan çıkan insanların caddede yürüdüklerini görürüz. Ya da tam ortadan geçen tramvaya bindiklerini. Peki, buna ne diyeceğiz? Ne bileyim. Her görüntüyü bir felsefeyle açıklamak zorunda mıyız?

Klişelere, kalıplara öyle alıştık ki sormayın. Dün bir pasajda gördüğümüzü bugün başka pasajda görürsek yadırgıyoruz. Ona dönek falan da deyiveriyoruz.

İstiklâl Caddesinde sağlı sollu dükkânlar da var. Felsefede de şu okulu, bu okulu; bunun felsefesi, şunun felsefesi yok mu?

Ey beni kınayanlar. Felsefe sözlüğünü anlayamadığımı söylediğim için beni kınayan dostlar. Siz sadece Beyoğlu’nun İstiklâl Caddesini tanıyabilir misiniz? Metrodan çıkıp gelenler, Tünelden çıkıp gelenler, sokak aralarından, pasajlardan, dükkânlardan çıkıp gelenler, gidenler; cinsi, rengi, milleti, ırkı, şuyu buyu farklı olanları tanıyabilir misiniz?

Fazla mı abarttım. Gözünüzü de korkutmak istemem. Her şeye rağmen felsefe de öğrenilebilir. Nasıl mı? Orasını ilgililer bilir; ama biz şu kadarını söyleyebiliriz.

Önce Beyoğlu ve İstiklâl Caddesi şöyle bir gezilir. Sonra bir mekâna kuruluruz. Örneğin okulun birine gireriz. Eğitim felsefesini öğreniriz. Sonra başka bir sokağa, sonra başka bir sokağa… Ömür yetmez demeyin.

Kelime kalabalığı mı yapıyorum? Tabii ya, İstiklâl Caddesi çok kalabalık olur.

Yine çıktık İstiklâle. Caddenin bir başından bakarsanız. Diğer başını göremezsiniz. Ancak caddenin yarısına kadar olan bölümü görebilirsiniz. Çünkü cadde hafiften kıvrılır. Felsefeye de öyle bir noktasından bakarsanız her bir şeyi göremezsiniz. Bir noktaya kadar klasik felsefeyi, bir noktadan sonra da modern felsefeyi…

Anlıyorum bir an önce İstiklâlinize kavuşmak istiyorsunuz. Peki, özetliyorum:

Felsefe caddesinin bir başından bakarsanız genel bilgiye kolaylık felsefesini görürsünüz.

Sokakların caddeye birleştiği noktalardan bakarsanız bilim felsefelerini görürsünüz.

Bazı pasajlardan… izmleri, bazı dükkânlardan diğer okulları, görüşleri görürsünüz.

Benim gibi hasta yatağından bakarsanız havai fişeklerden başka bir şey göremezsiniz. Göremeyince de felsefesiz kalırsınız. Geleceğinizi oluşturamazsınız.

Bana göre felsefe ileriyi görmemize yarayan bir bilimdir.

Ne mutlu ileriyi görebilenlere.

 _____________________

SabahattinGencal, YENİ YENİ TAZELENİYORUM BEN, Cinius Yayınları, İstanbul,  2019

"Kelimelerin Gücü Adına!"

 


Kelimelerin Gücü Adına | Bir Ahmet Gencal Şiiri

Bir harf, bir virgül; bazen bir hayatın kaderini belirlemeye yeter mi? Sabahattin Gencal’ın kaleminden dökülen "Kelimelerin Gücü Adına!" adlı bu deneme, bizi dilin incelikleri, yapay zekâ ile girilen o meşhur 49 sayfalık inatlaşma ve kelimelerin zihinlerde kök salan o sihirli dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor. "Bir harf hem oldurur hem öldürür." gerçeğinden yola çıkarak hazırladığımız bu şiir-video çalışmasında, Ahmet Gencal’ın kaleminden kelimelerin, tohum gibi ekildiği yerlerde nasıl yeşerdiğine tanık oluyoruz. 📜 Şiir: Ahmet Gencal 🖊️ İlham Kaynağı: Sabahattin Gencal - "Kelimelerin Gücü Adına" (16.06.2026) Blog Adresi: https://gencalsabahatti.blogspot.com/... Dilin sansürsüz, virgülün yerli yerinde olduğu bir dünyada buluşmak dileğiyle...